İzmir'de Son Dakika

Bayrağımızın yakıldığı Mardin Nusaybin Kamışlı hatıraları...

Türk bayrağının yakıldığı çiğnendiği, tekmelendiği üzerine tükürüldüğü Mardin’in Nusaybin Kamışlı sınır kapısında, tam da ölümün ucunda görev yaptım.. Bunları anlatacağım..
Bayrağımızın yakıldığı Mardin Nusaybin Kamışlı hatıraları...
Haberler / Güncel
23 Ocak 2026 Cuma 14:34

Türk bayrağının yakıldığı çiğnendiği, tekmelendiği üzerine tükürüldüğü Mardin’in
Nusaybin Kamışlı sınır kapısında, tam da ölümün ucunda görev yaptım.. Bunları
anlatacağım..
On tane Kürt işçim vardı, aniden ortadan kayboldular..
Bir gün..
Yandaki barakalara kaçıştıklarını gördüm..
Sırtımı makam odasının duvarına dayadım
Yan camdan “TEKEL” yazılı basit binamızın önünde duran kamyonetlerden inen
adamlara baktım..
Omuzlarında Kaleşnikoflar asılıydı, siyah beyaz poşuları vardı.
Derme çatma tek katlı binamızın önünde savunma pozisyonuna girdiler.
Bir tanesi içeri girdi.. “Selamün aleyküm” dedi..
Selamını aldım.


Karşıma geldi oturdu:
- Eksper bey, sen misin?
- Evet benim.. Ama kahve, çay ikram edecek kimsem yok, hepsi sizinkileri
görünce kaçtılar.
- Kahveni içecek zamanımız yok zaten..
- Peki öyle ise..
Karşımdaki adamın sarı saçları ve yemyeşil gözleri vardı. İnce uzun boylu
sanki Rumeli göçmeni gibi bir adamdı. Çok güzel Türkçe konuşuyordu:
- Ben, Molla Mustafa Barzani Ordusu’ndan.. Bana Yeşil Ahmet derler..
- Memnun oldum kardeşim..
- Bak sana son defa bir şey söyleyeceğim.
- Dinliyorum.
- Masanın üzerine silahımı koyuyorum. Bu ölüm demektir. Yanına da torba
içinde 1 milyon Türk lirası.. Torbayı al, Nusaybin’i hemen terk et, kimse kılına
dokunmaz. Ömrünün sonuna kadar güzel yaşarsın, hadi beyim..
Masanın üzerindeki tabancaya baktım, sonra ağzı açık torbada banknotlara..
İzmir’de bıraktığım 5 yaşındaki kızım Neslihan gözümün önüne geldi,
buralarda kanım yere düşerse onu bir daha göremeyeceğimi düşündüm. İçim
titredi cayır cayır.. Torbadaki 1 milyon lira, yaşadım Karşıyaka’da bin yıl para
biriktirsem asla satın alamayacağım sahilde yalıdaki bir lüks apartman
dairesinin satış fiyatı idi..
Öte yandan hayatları boyunca memur maaşıyla yaşamış, 20 yıl Emlakbank’a
aidat ödeyerek minik bir ev sahibi edinmiş, öğretmen annem ve ziraat memur
babam gözlerimin önüne geldi. Bana “Bayrak, vatan, Atatürk ve namus”
kavramların öğretmişlerdi.

Adama sordum:
- Benden ne istiyorsunuz?
- Senden daha iyi bilirsin.. Çuvalları boşaltmayacaksın, içine bakmayacaksın.. 6
aydır, milyonlarca lira zarara soktun ordumuzu. Çuvalları hiç açmadan
tartacak, her şey tamam diye kayıt alacak ve Diyarbakır’a uzanan sevkiyata
dokunmayacaksın.
Adam yemyeşil gözlerini dimdik bana dikti.. Yeşil göz bebeklerinin çevresi
alevler içinde kıpkırmızı idi.. Kim bilir kaç kişinin infazını gerçekleştirmişti.

Adam konuştu..
- Biliyorsun senden önce bu görev gelen iki adamı yok ettik.
- Evet biliyorum.. Beni de öldürülmem için buraya gönderdiler zaten.
- Orasına karışmayız.. Çuvalları boşaltma..
-
Yine, küçük kızım tekrar gözümün önüne geldi..
Gelecek yıl ilkokula , benim de mezun olduğum Ankara İlkokuluna
başlayacaktı.. Onu bir daha göremeyecek miydim? İçimdeki titreme,
bacaklarıma sirayet etti, evet bacaklarım masanın altında tir tir
titriyordu..Buralara sürgün olarak gönderilmiştim.. Aslında İstanbul Teknik
Üniversitesi mezunu Yüksek Kimya Mühendisi ve ardından Ege Üniversitesi
mezunu Yüksek Endüstri Mühendisiydim.. İzmir Halkapınar’daki Tekel Şarap
İspirto Fabrikası’nda Labaratuvar şefiydim, evli ve bir kız çocuk babasıydım.
Yani devlet memuruydum. Ama salla başını al maaşnı tarzında değildim rahat
durmuyordum. Demirel iktidarına muhalif Demokrat İzmir gazetesinde 1974
Kıbrıs Barış Harekatından sonra aşık olduğum Bülent Ecevit yanlısı, sahte
isimle destek yazıları yazıyordum. Devlet memuru olarak bu yasaktı, ama ben
inandığımı yazardım, hala öyleyim..
Sonunda devlete ihbar edildim.. Aynı gazeteden Akın Kıvanç isimli Haber
müdürü ile kankası Tariş Genel Müdürü Aydın Tanyel tarafından Gümrük ve
Tekel Bakanlığına ihbar edildim. Bunlar Demirel iktidarında güya milliyetçi
geçinen insanlardı. Bu iki insan sonra Aydın beyefendinin boşanma davasında
karşı karşıya geldiler, Akın efendi boşanmak isteyen hanımın şahidi olarak her
şeyi ortaya döktü, birbirlerine düşman oldular, aynı ayrı bana gelerek
birbirlerini bana ihbar ettiler..

İki CHP yanlısı Bakanlık müfettişi beni Tekel Başmüdürlüğünde sorguya
aldılar. Önüme bir sürü gazeteden kesilmiş yazımı koydular. Yazar imzası
olarak “Y.Aksoy” yazılı kupürlerdi bunlar.
İki genç müfettiş beni kurtarmak istiyorlardı:
- Yaşar Bey bu yazıları en yazmadım. Y.Aksoy imzalı yazılar yaşar Aksoy
değildir deyiver, bu iş bitsin. Mesela şu yazıyı ben yazmadım diyeceksin.
Esmer genç müfettiş bana uzattığı gazete kupürünün üstünde “Kuvayı Milliye
Nedir?” yazılıydı..


Müfettişe sert baktım:
- Kuvayı Milliye’yi, ben yazmadım mı diyeceğim?.
- Evet öyle diyecekin, kayda geçireceğiz.
- Hayır.. O yazıyı ben yazdım!..
- Abicim uzatma.. Seni kurtaracağız.
- Hayır.. Hayır.. O yazıyı ben yazdım..
Böylece 15 gün sonra sürgün geldi.. İzmir’den Nusaybin’e tam 16 saat otobüs
yolculuğundan sonra vardım. Yolda hep ailemi, İzmir’i, geride bıraktığım
annemi ve babamı düşündüm.. Ben ne yapıyorum ve nereye gidiyordum?..
Nusaybin, tam sınırda Suriye’nin Kamışlı kasabasına komşu, küçük bir
kasabaydı. Araplarla Kürtler karışık yaşıyordu.Aşiret kültürü hakimdi.
Kahvelerinde sandalye yoktu, yere yakın hasır tabureler vardı. İzmir
giysilerimle dolaşamazdım, Araplar gibi giyindim. Hiç Türkçe bilmeyen on
kadar Kürt işçim vardı. Büyük bir hantal depoyu bekliyorduk, yanında küçük

makam odam ardı, bir masa, iki üç sandalye, daktilo ve duvarda soluk bir
Atatürk fotoğrafı.
.
Hem Kürtler, hem Araplar iyi insanlardı.
Veya beni önemli biri sandıkları için hürmette hiç kusur etmediler.
Tek görevimiz vardı..
Deponun ağzındaki kocaman demir tartıdan gün boyu gelen kuru üzüm
çuvallarını tartmak, kayda geçirmek ve sonra çuvalları Diyarbakır İçki
Fabrikasına göndermek.. Orada rakı olacaklar çünkü.. Günde yüzlerce çuval
gönderiyorduk arkası bitmeyen kamyonlarla..
Ama ben düzeni bozmuştum. Çuvalları önce yere döküyor, sonra
tarttırıyordum.
Çünkü anlamıştım.. Çuvalların için toprak, taş, ıvır zıvır doluydu..
Yılladır devletin rakı fabrikasına toprak satarak büyük vurgun vuruluyordu.
Ben çuvalları yere boşaltıp iptal ettikçe, çuvalları getiren adamların, kamyon
şoförlerin yüzü asıktı artık, beni sevmediklerini belli ediyorlardı.
Benden önce yine çuvalları boşaltan iki tane devlet memuru öldürülmüştü.
Beni buraya sürgün gönderenler de öldürüleceğimi umuyorlardı.
Ama ben çuvalları boşaltmaya devam ediyordum. Günlerce, haftarca, aylarca..
Arkamı döndüğüm zaman, Kürt işçilerimin birisi kafama küreği yapıştırıp beni
burada yere gömecek miydi acaba? Ama yapmadılar..
Ama Kürt işçiler beni uyardı. Biraz Türkçe konuşabilen İslam ağa dedi ki:
- Eksper bey, sana bizden kötülük gelmez.. Annen madem İmam Hatip hocası..
Müslümansınız peki. Merak etme.. Ama sırtını hiç boşluğa verme, uzaktan
vururlar. Sırtını hep duvara daya.. Oteldeki odan tutulu kalsın ama orada
yatma.. Depoda uyu geceleri. Biz seni koruruz.
O günden sonra depoda üzüm çuvallarının arasında uyudum aylarca..
Barzani’ye bağlı büyük bir gizli teşkilat, devletin Gümrük ve Tekel Bakanlığını
soyuyordu yıllardır. Bakanlıktan Nusaybin’e, oradan Diyarbakır İşçi
Fabrikasına uzanan bir gizli teşkilat vardı. Ben bunlara karşı tek kişiydim.
Yüzbaşı Yeşil Ahmet tekrardı:
- Beyim bizi zorlama, al parayı, temiz rapor filan yaz, biz seni Ankara’ya atar
koruruz. Yerine gelen memurları kolayca korkutarak ikna ederiz. Hadi bitir artık
bu işi.
Adam bundan sonra masadaki tabancasın aldı, beline koydu..
Kapıdaki silahlı adamları da yavaşça içeri girdiler. Bizi dinlemeye başladılar.
Hayatımın en korkunç dakikalarını yaşadım.
Ya parayı alacak, Karşıyaka’dan hırsız burjuvaların keyif attığı apartmanlardan
bir daireye sahip olacak, orada ailemle yaşayacaktım.
Ya da burada vatan toprağında geberecektim..
Yeşil Ahmet’i çok şaşırtan bir şeyler geveledim:
- Alamam kardeşim.. Günaha girmem.. Gidin artık.
- Bizden günah gitti o zaman eksper bey.. Sana Alah rahmet eylesin..
Adamlar hiç bir şey demeden gittiler.
O gece depoda sırılsıklam terleyerek sabahı ettim.

Ertesi günü yine çuvalları boşaltmaya başladım. Zaten örgüt fark etti için bir
süredir çuvallar üzümle dolu geliyordu..
Ama garip bir şey oldu..
Öğlene doğru bu kez, Land Rover marka iki cip binamızın önünde urdu. Bu
kez yine parkaların ucundan Kaleşnikofları sarkan poşulu adamlar indi...
Binamızı çevrelediler..
Aman dedim, tamam ben gidiyorum..
Ayet-el Kürsi duasını okumaya başladım. İyice arkamdaki duvara yapıştım.
Yakası kürklü deri ceketli çok yakışıklı çizmeli, orta yaşlı, uzun boylu, Atatürk
gibi ateşli bakan bir adam içeri girdi, hemen konuşmaya başladı..
- Arkadaş biz, bu binayı epeydir dinliyoruz. Dünkü parayı almadığın tespit ettik,
seni bağrıma basıyorum aslan çocuk.. Şu andan itibaren bizim korumamız
altındasın, hemen raporunu yaz. Sana eskort vererek Ankara’ya Bakanlığa
göndereceğiz. Kılına dokunan olmayacak. Raporunu bizzat müsteşara ver.
Sonra korumalar, seni İzmir’e evine kadar götürecek. Tayinini de yeniden
İzmir’e yapacağız. Çok geniş bir tutuklamalar yapıp teşkilatı çökerteceğiz.
Gözün arkada kalmasın her şeyi planladık. Ama senin, aylara dayalı boş
çuvallar raporun bize lazım.
- Affedersiniz efendim, siz kimsiniz?
- Kardeşim, ben Diyarbakır - Elazığ Bölgesi Bölgesi Milli İstihbarat Teşkilatı
Başkanı Albay Nejat Üçkardeş’im.. Hadi çabuk ol.. Davran..
Sonuçta..
Not – 1: Büyük bir tutuklamalar oldu.. Barzani örgütü çökeltildi.. 15 gün sonra
Milliyet gazetesinde şu haberi okudum… “Nusaybin sınır hattında mayın
tarlasında Yeşil Ahmet isimli bir teröristin cesedi bulundu..”.. İçimden, demek ki
Yeşil Ahmet’i bizimkiler işini bitirdi dedim.
Not – 2: İzmir’de görevime göndüm.. Ama sürgünler devam etti.. Urfa
Ceylanpınar, ardından Van Varto.. İktidar ve muhbirler benimle uğraşıyordu..
Derin devlet daha fazla uğraşıyordu.. Yazı yazdığım gazetemde, spor
servisinde Okan Yüksel isimli bir muhbir de benimle ilgili sürekli dedikodular
yayıyordu (Bu konuyu daha geniş kitap halinde belgeli yayınlayacağım).. Bana
sadece, Cumhuriyet gazetesi temsilcisi Hikmet Çetinkaya ve CHP İzmir
Milletvekili Akın Simav sahip çıktı.. Artık devletteki işimden istifa etmekten
başka çare yoktu. Öyle yaptım.. Gazeteci oldum. Artık özgürce yazıyordum.
Not -3: Bu yazıyı bayrağımızın yakıldığı gün Nusaybin’i hatırlayarak yazdım..
Ben o dönemde Nusaybin’de Arap olsun, Kürt olsun hep çok değerli ve insan
oğlu insan kişileri tanıdım. Hep dostluk göndüm.. O zaman PKK yoktu zaten..
Namuslu, bayrağına ve vatanına bağlı Mardin ve Nusaybinlilere selam olsun..
Not-4: Mardin Tarihi kitabı yazarı aziz dostum Talat Şimdi ile, Mardinli CHP’li
politikacı dostum Avukat Mahmut Esat Aslan ile, Mardinli kardeşim Ümit Yaşar
Işıkhan ile, Mardinli ressam öğretmen Ayten Köse ile, Mardinli öğretmen

yazar, tarihçi hocamız Ayten Başabaş Dirier ile iftihar ediyorum. Biz bu
vatanın çocuklarıyız, bayrak hepimizin bayrağıdır.. Selametle..

YORUM EKLE

Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır

YORUMLAR


   Bu haber henüz yorumlanmamış...

Sayfa başına gitSayfa başına git
Facebook Twitter Instagram Youtube
GÜNCEL TÜRKİYE POLİTİKA EKONOMİ YEREL YÖNETİMLER DÜNYA YAZARLAR FOTO GALERİ VİDEO GALERİ ASAYİŞ SAĞLIK KÜLTÜR SANAT MAGAZİN SPOR RÖPORTAJLAR GENEL
Masaüstü Görünümü
İletişim
Künye
Hakkımızda
Copyright © 2026 İzmir'de Son Dakika