Avram Ventura’nın deneme veya aforizmalarla süslü yeni ilginç kitabı Favori
Yayınları’ndan çıktı (2026)..
Avram Ventura önce bir şair..
Hem de, yaşadığı İzmir’in, Osmanlı’dan bu yana Attila İlhan, Salah Birsel, Tarık
Dursun K., Şükran Kurdakul, Necati Cumalı, Samim Kocagöz gibi edebiyat tarihine
imzalarını atmış şair ve yazarların yatağında yetişmiş, kadim şehrin kaldırımlarında
ilk edebi heyecanları tatmış, 1960’lardan beri ismini edebiyat dergilerinde ve
Demokrat İzmir gazetesinin edebiyat sayfasında imzasını belirgin biçimde belleklere
kazımış, önce çalışkan, mütevazi, hırsı ve iddiası olmayan güzel ruhlu bir edebiyat
aşığı, sonra bir şair ve günümüzde bence düşünür boyutunda bir deneme yazarı ve
de bir dostum.. İsmini daima saygıyla ve sevgiyle anmak durumundayız...
Belki yüzlerce şiir ve deneme yazısı yaratmış olan Avram Ventura deyince, aklıma
hemen iki şiiri düşmekte.. İzmir’in Kurtuluşu üzerine yazdığı duyarlı Dokuz Eylül şiiri
ve Musevilerin 1492’de İspanya’dan Osmanlı ülkesine göçü ile ilgili vefakar şiiri..
Sonra da, benim de içinden yetiştiğim Attila İlhan’ın yönetimindeki Demokrat İzmir
gazetesi sayfalarında yer aldığı çok net hatırladığım imzası..
ARŞİV YAZISI
“Söz Ola” kitabı hakkında kaleme aldığım bu yazı, aslında bir kitap değerlendirme
yazısı olmayacak..
Bir insanı, bir şairi ve yeni yayınlanan kitabını değerlendirme yazısı gibi sunulan, bu
yazıda yaşları 80’lere dayanmış iki hakiki İzmir çocuğunun şiir ve yazı yolunda
buluşmalardan arta kalacak sayfalar olacak, olmalı.. Arşivlere girmeli..
Bu yüzden “Söz Ola” kitabını kendimce yorumladıktan sonra, yayınlanmayan ama
yazımı bitmiş “İzmir Musevileri Tarihi” kitabım (kitabımın gerçek ismi bu değildir,
kültür hırsızlarına ismi kaptırmamak için buraya farklı yazdım) içindeki Avram Ventura
Bölümünü de, yazımın sonuna ekleyeceğim.
Avram Ventura’nın saygın ailesi, evlatları David kardeşim ve Şela, ve de torunları bu
yazımı aile arşivlerine kopyalasınlar ve saklasınlar, derim.. Bu yazım bir arşiv
yazısıdır..
SÖZ OLA
Avram Ventura “Söz Ola” isimli son kitabını, “Kendime Notlar” bölümünde özetliyor
sanki: “Kimi bir deneme yazısının kıvılcımı, kimi kısa bir deneme, kimi şiirsel bir
özdeyiş, kimi ansızın dilimin ucuna gelmiş bir söz.. Duygu ve düşüncelerimi içtenlikle
paylaşarak, yıllar boyu sağladığım birikimin sözcüklere yansıması! Yıllar geçtikçe bu
gerçeği daha iyi anlıyorum: Sözcüklermiş, beni ben yapan!..”
Kitapta tam 250 tane dikat çekici aforizma bulunmakta. Ventura bunları teker teker
numaralandırmış, tam da 250 rakamında tamamlamış. Adam zaten tıkır tıkır çalışan
matematiksel bir mekanik beyine sahip.. Aforizmalarında aşktan filan söz etmekte..
Şahsen değerli hanımefendi eşinden başka birçok aşk yaşadığın sanmıyorum.
Özellikle dikkatimi çeken aforizmalarını ve altlarındaki yanıtlarımı sunmak isterim..
109- Bir ömrün ne kadarını yaşadığımızı, ancak son günlerimizde anlayabiliyoruz.
(Ventura’ya aynen yüzde yüz katılıyorum.. Son günlerime hızla yaklaştığım bu
günlerde nihayet kafama dank etti. Ben gerçekte hiç yaşamamışım. Çünkü hep
çalıştım ve yazdım. Ne yazık ki..)
183- Bir söyleşide bana aşk nedir, diye sordular.. Ne kadar da yalın bir soru değil mi?
Oysaki yazının icat edilmesinden bu yana kim bilir bu konuyla ilgili kaç tanım ortaya
konmuş, nice deneyimler anlatılmış, dünya edebiyatının temel konularından biri
olarak yer almış. Soru bir anda karşıma çıkınca, sanki dilim tutuldu. Neyi anlatsam?
Kendi deneyimlerimi mi, düşünürlerin söylediklerini mi, edebiyat tarihine damgasını
vuran öyküleri mi, yoksa günlük hayattan örnekleri mi? Doğrusu o gün konuyu birkaç
tanım ve bir öyküyle geçiştirdim, ama sonra şu dörtlük geldi dilimin ucuna:
Aşk dediğin yalnızca bir hece
Aslını sorarsan tam bir bilmece
Ne denli biliyorum desen de
Anlarsın ancak başına gelince
(Ventura şiirinde yine haklı.. Bu aşk bir bilmece, bilinmez bir yolda başa gelen yol
kazası bence.. Romanlarda, filmlerde, opera ve bale yapıtlarında dünya insanına
sunulan aşk aslında, yazar, şair ve senaristlerin bir dayatması. Gerçek hayatta aşk
başka bir dram, hatta trajedi.. Bu gerçek, kadın cinayetlerin hızla arttığı feodal, maço,
sahte sosyetik ve uyuşturucu müptelası ülkemizde daha net görülüyor. Şahsen dört
kez aşık olduğumu sandım, birincisinde boynuzlandım, ikincisi sanat ve yazın
dünyasında kariyerist yükselme hırsı için beni terk etti, üçüncüsünde nişanlandığımız
akşamın sabahında “Eskiden beraber olduğum adam, bana geri döndü, o bir
fabrikatör” diyerek beni terk etti, çok duygusal bir zirveyi yaşadığım dördüncüsünde
ise hayatta artık çok geç kaldığımı fark ettiğim için aradaki büyük yaş farkından
dolayı, olayı bir türlü içime sindiremedim.. Ama akşamları huzur içinde aşksız
uyuyorum..)
223- Daha üniversite yıllarındayım. Haftada bir Attila İlhan’ı görmeye giderdim.
Konuşmalarından keyif aldığım gibi, yazdıklarım için her zaman beni yüreklendirir,
yazı ve denemelerime gazetenin sayfalarında yer verirdi. Bir süre yurt dışında kaldım.
Kimi duyguları, deneyimleri o dönem içinde yaşama fırsatım odu. Dönüşümden
sonra yazdığım şiirleri Attila İlhan’a götürdüğümde, asıl şimdi sesini bulmaya
başladın, demişti. Demek ki kimi yaşanmışlıklar gerekliydi şiirimin olgunlaşması için..
Daha da önemlisi, aklımın olduğu kadar yüreğimin sesini de duyurabilmeliyim
dizelerimde.. Her zaman ve her yerde gerekli olan, yürek ve akıl dengesi! Aradan
geçen bunca yıl sonra, sözümün başında söylediklerimi hiç değiştirmeden
yineleyebilirim. Aklım, yüreğimden baskın çıkmasaydı, belki daha iyi şiirler
yazabilirdim!
(Sağ olsun.. Rahmet dileyerek.. Attila İlhan hepimizin yol göstericisi olmuştur. 1971
yılında kendisine sunduğum “Kemalizmin Anlamı” yazımı, iki gün üst üste Demokrat
İzmir gazetesinde yayınlayarak yazarlığa adımımı atmamı sağladı. Avram
Ventura’nın aksine, benim yüreğim daima aklıma baskın çıktı, o yüzden yazılarım ve
gazetecilik hayatım yüzünden başıma çok dert geldi. Avram ise temkinlidir..)
247- Yazdıkça eksiliyor yalnızlığım
(Yaşa Ventura kardeşim.. Bu sözünde yüzde yüz haklısın.. Biz eli kalem tutan
duygusal insanlar zaten yalnız kişileriz. Ama, yazınca toplumsallaşıyor, sokaklara,
kaldırımlara, hikayelere savruluyoruz, böylece satırlar, kelimeler, pasajlar, kitaplar,
bizi sosyolojik olarak çoğul insan yapıyor, ne güzel.. Daha birkaç ay önce ameliyat
sonrasında ziyaretime gelen bir dost “Üç ay ömrün kalmış dediler” demişti.. Gerçekti
öyle idi.. Ama ben hastalığım boyunca yazdım, yazdıklarım hemen kitap oldu,
yayınlandı. Kalemim bana hayat verdi. Bakın şimdi altı ay oldu, hala yaşıyorum,
demek ki yazarak her türlü kötü gidişatı yaaşlatmışım. Sonuç şu: hiç yazmasaydım
ölmüştüm. Sağol Ventura..)
KENDİME NOTLAR’DA SONUÇ
Kendime Notlar’da yazarı tarafın sunulan öncü denemeler, kısa denemeler, şiirsel
özdeyişler, ansızın dilinin ucuna gelen sözler toplamı, yani bence 250 aforizma
kıpırtılar,ı şairin her şeyini özetliyor mu acaba?.. Hayatını, sevdalarını, emeklerini,
insancıl ruhunu, aile sevgisini, giderek özlemlerini, yaşam ve edebiyat birikimlerini..
Evet hepsini kapsıyor.. Hatta 250 nottan sonra, daha büyük rakamlara doğru da gider
bu yazın emekçisinin üretimleri..
O, bir şiir ve yazın yolcusu..
Bana sorsalar, nedir, kimdir Avram Ventura?..
Evrende karşılaşacağım en iyimser, en iyi ruhlu, en düşünceli bir insan yaratığıdır..
İzmir’in her hangi bir kaldırımında karşılaşıp, Hisar Camii önünde, Kızlarağası
kahvesinde, Karataş sinagogundaki bir düğünde buluştuğumuz.. İlk Kurşun Anıtı
civarında güvercinlerle birlikte sohbet ettiğimiz..
Kemeraltı sokaklarında, Mantocular çarşısında, Havra Sokağı’nda dolaşıp, sonra
babadan kalma küçük dükkanın üst katında şiir konulu sohbetler yaptığım insanlık
öğrencisi ve öğreticisi..
Alabildiğine mütevazi, zeki ve kül yutmaz, çelebi ruhlu, bazen inandığı konuda inat
biçiminde ısrarlı bir Bektaşi sanki..
Ama onu, en çok Alsancak’ta Sevinç Pastanesi önünde hatırlarım. Çünkü o civar,
rahmetli annesinin akşam üstüleri bakıcısı ile birlikte dolaştığı, oracıkta bir bankta
serinlediği bir kent köşesidir..
Avram’ın annesi, Avram demektir.. Avram ise, İzmir Türk Musevileri’nin yüreği ve
sevdaları demektir..
Tam burada “Avram’ın Annesi” isimli şiirimi sunmanın tam zamanıdır..
AVRAM’IN ANNESİ
Gündoğdu’da Sevinç pastanesi kıyısında
Hep gülümser bizim Avram’ın annesi
Yanında can yoldaşı bir hanım
Titreyen parmaklar arasında bastonu
Kalmadı artık eski dostlar
Apartman daireleri oldu doktor-dişçi
Nerdeee eski günler
Nasıl da gelip geçti günler
Alsancak’ta kaldı hala tek tük
Geçmişin güzel insanları, kedileri
Buluşurlar bazen pastane köşelerinde
Hep gülümser bizim Avram’ın annesi
Kemeraltı esnafı kocası öldü öleli
Dayandı hayatın bunca yüküne, yalnızlığına
Her gün akşamüstü Alsancak’ta köşesinde
Hep gülümser bizim Avram’ın annesi
İzmir Türk Musevileri, komşularımız, dostlarımız, hemşerilerimiz, can ciğer
kardeşlerimizdir. Avram ise, başka dindaşları gibi tüccarlıkta zirvelere çıkacak yerde,
şiir basamaklarında ilerlemeyi seçmiştir.
O, zor seçiminde yüreklerimize yerleşti.
Yolu ve sözü açık olsun.. “Söz Ola” kitabı kutlu olsun..
Pek değerli eşi, çocukları ve torunları onunla gurur duysun..
AVRAM VENTURA’DAN SON KİTABIMA YORUM
Sevgili okuyucularım, okumakta olduğunuz bu yazımı, hayatta giderayak kaleme
aldığım bir arşiv yazısı olarak sunmuştum. İlginçtir, Avram Ventura da aynı günlerde
ve aynı saatlerde benim için, yeni kitabım “Şakirpaşazade Halikarnas Balıkçısı
Ailesi” isimli kitabım hakkında bir yazı yazdı. Bu yazısını da onun, benim arşiv
yazıma yanıtı olarak algılıyorum.
Yaşam Öyküleri (21.1.2026)
Tahsin Yücel, Görünmez Adam/Tahsin Yücel Kitabı’na yazdığı önsözü şu sözlerle
bitiriyor:
“Malraux’nun bir kahramanının söylediği gibi, insan yaptığı şeyse, daha çok
kitaplarım çevresinde dönen bu söyleşi, yaşamıma ilişkin iyi bir tanıklık olarak
nitelendirilebilir. Öyle ya, insan yaptığı şeyse, aynı zamanda da yazdığı şeydir.”
Her zaman söylenir:
Yazarın yaşamı, kişiliği bir yana, önemli olan yapıttır!
Bu yargıya bir diyeceğim yok, katılırım da; ama öykü ya da romanlarını beğendiğim
yazarların yaşam öykülerini okumaktan, onları ölümlü birer insan olarak tanımaktan
ayrıca keyif aldığımı da söylemeliyim.
Diyebilirsiniz ki, bu insanların özel yaşamlarının ayrıntılarını bilmesen ne olur? Hiç!
Ben yine bu yazarların yapıtlarını ilgiyle okumayı sürdürürüm; ama onları yazmaya
iten nedenler kadar, kendi yaşamlarından damıtılmış duygu, düşünce ve olayların
nasıl kurgulanarak sözcüklere dönüştüğünü görmeyi de seviyorum. Bu bilgiler,
yapıtlarına olumlu ya da olumsuz bir değer katmasa da, benim o yazarla aramda özel
bir bağ oluşturuyor, onu diğerlerinden farklı kılıyor. Uzaktan tanıdığım bir insanla, tüm
özelliklerini bildiğim, birçok şeyi paylaştığım bir dostla olan farklılık gibi...
Dostoyevski’nin kitaplarını okuyup da etkilenmemek olanaksız; ancak bu büyük
yazarı André Gide’in anlatımıyla tanımak, doğrusu ayrı bir keyif oluyor.
Aynı şekilde Stefan Zweig’ın anlattığı kişiler, eğilimleri, duygu ve düşünceleri, başarı
ya da başarısızlıkları, kısaca tüm özellikleriyle, kitaplarında ete kemiğe bürünüyorlar.
Son olarak Yaşar Aksoy’un yeni yayımlanan Şakirpaşazade Halikarnas
Balıkçısı Ailesi kitabını okudum. Bu kitabı her ne denli bir yaşam öykü kitabı
olarak nitelendiremesem de anlatı ve tanıklıklara dayanarak yazıldığı için Cevat
Şakir hakkında bilmediğim çok şey öğrendim. Nitekim yakın çevresinin
anlattıklarıyla onun yapıtlarından çok insan yanıyla tanıma fırsatım oldu.
Halikarnas Balıkçısı kimdir, sorusunu Yaşar Aksoy şöyle yanıtlıyor:
“Halikarnas Balıkçısı bir paşa çocuğu olmasına rağmen daima halk çocuğu
olarak yaşamış, ekmeğini beyin ve beden gücüyle çıkarmış, tam bir emekçi,
gerçek ilerici, yürekli bir Anadolu sosyalistiydi. (…) Cumhuriyet tarihinde Doğu
isyanlarında devletin yaptığı zulme kalemi ile karşı çıktığı için sürgüne
gönderilen ‘ilk insan hakları savaşçımız’ idi. (…) Evrensel kültürü özümsemiş,
dil bilen insanoğlunun kardeşliğine inanan devrimci bir dünya hümanistiydi.
(…)Yurdu Anadolu’nun tüm mitolojik, tarihsel, kültürel ve çevre değerlerini bir
uygarlık sentezinde birleştirmiş bir Anadolu yurtseveriydi.”
Bugüne değin Balıkçı’nın, gerek eylemleri gerekse düşünceleriyle çok insanı
etkilediğini söyleyebiliriz.
Daha önce de vurguladığım gibi, yaşam öyküleri, tanıdığım insanları bana daha çok
yaklaştırıyor, hiç bilmediklerimi de tanıma fırsatı sağlıyorlar.
YAŞAR AKSOY’UN İZMİR MUSEVİLERİ TARİHİ
KİTABINDAKİ AVRAM VENTURA BÖLÜMÜ..
Hiç şüphesiz İzmir Musevi Cemaati, yüzyıllar içinde bağrından birçok din bilgini,
öğretmen, yazar, gazeteci ve sanatçı yetiştirmiştir. Biz, sembol olmuş, kendi
branşlarında ün yapmış olanlardan bir demet sunarken, Avram Ventura isminin bir
şair olarak önemini vurgulamalıyız.
İzmir Musevi Dünyası’nı incelerken arşivlerden ve tarihsel yayınlardan öğrendiğimiz
veya yakından şahsen tanıdığımız kişiler, hayatımızın belli aşamalarında kişilikleriyle
bize renk vermiş ve gönlümüzde yer etmiş aziz insanlardır.
Tabii ki, Alber Arditti ve Matild Arditti, Raşel Amado Bortnick, Matilda Moron,
Avram Ventura, Sara Pardo, Jozef Özel, Moreno Margunato, Moris Bencuya,
Yusuf Tuvi, Raşel Rakella Asal, Hanri Benazüs, Alber Dalva gibi kişilikler özel
yaşantımızda da derin izlere sahip şahsiyetlerdir.
Doğal ki, öncelikle besteciler yüreğimizde ilk sırayı almışlardır.
İzmir’in ünlü Musevi bestecilerini, ilk kez bu satırlarda hatırlayalım.
Haham Yomtov Danon: Küçük Haham namıyla tanınan, bundan 300 yıl kaar önce,
yani 1700 yıllarında yaşamış, durak ve ayinlerde temayüz etmiştir. Müstear, Maye,
Hüseyin Aşiran, Uzzal makamında besteleri ile ünlenmiştir.
Hahambaşı Avram Aryas: Hacei ber güzar namıyla maruftur. 1800 yıllarında
yaşamış ve 80 civarında beste yaratmıştır. Özellikle Sazkar, Şevki Tarap, Muhayyer,
Hüzzam, Irak, Pesendide fasıllarında eşsiz eserler yaratmıştır.
Eliya Levi: Santuri namıyla maruf 1800’lü yıllarda yaşamıştır. Sazkar faslından
maada mahur makamını yeni ve pek dilnüvaz bir çeşmiye icra eden bestesi ve saz
semaisiyle ünlüdür.
İshak Barki: Küçük İshak namıyla maruf, 1850 sonrası yaşamış usta bir kemanist idi.
Evciara, Rehavi, Hümayun, Nihavent eserler besteledi.
Tarihin içinde kaybolmuş gibi duran, ama benim kitabımda ayrıntılı olarak yeniden
dirilen bestecilerimiz bunlardır.
Listemiz uzun, hepsini teker teker anlatacağım.
Hayim ve Avram Palaci, Aoran De Yosef Hazan, Alexandre Berghiat, İzak Algazi,
Santo Şikar, Yosef Eskapo, Dario Moreno, Albert Karmona, Ester Morguez Algranti,
Dr.Zibil, Dr.Sami Asal, Semoel Kohen, Eli Moron, Moshe Saul, Fortone Asal, Sami
Azar, Selim Bonfil, Sarit Bonfil, Dr.Siren Bora, Selim Amado gibi..
Bu kişiler hayatımızın belli aşamalarında kişilikleriyle bize renk vermiş ve gönlümüzde
yer etmiş aziz insanlardır. Belgelerden hareketle bu kişilerin ailelerini ve yakınlarını
bulduk, hatıralarını uzun yıllar boyunca topladık.
Dario Moreno’nun Kudüs Holon Mezarlığındaki annesi ile yan yana uyuduğu kabrini,
Moreno Margunato ve İsrail’de yaşayan eski İzmirspor futbolcusu Yuda Yabes
yardımı ile buluşumuz bile başlı başına bir macera idi.
Tabii ki, Alber Arditti ve Matild Arditti, Nelson Arditti, Raşel Amado Bortnick,
Hevra bakıcısı Matilda Moron, Avram Ventura, Sara Pardo, Jozef Özel, Moreno
Margunato, Moris Bencuya, Yusuf Tuvi, Raşel Rakella Asal, Hanri Benazüs,
Alber Dalva, Silviya Franko, Bünyamin Fins gibi yakından tanıdığımız dostlarımızı
kitabımızda anlatmak büyük bir zevk ve gurur oldu..
Şimdi kitabımızdan Avram Ventura’yı anlatalım..
AVRAM VENTURA
Şalom gazetesinin sürekli yazarlarından, Türkçeyi edebiyatta kullanmayı pekiyi bilen,
söz ve tümce kurma ustası, bilge tavrını daima sürdüren, şiirlerinde duyarlı bir
dünyadan söz açan, denemelerinde özgün bir stili olan Avram Ventura’nın 7 Temmuz
2021 tarihli “Taştan Bir Yastık” yazısını önce sindire sindire okuyalım:
Taştan bir yastık
“.. Yazmaya başladığım ilk günlerden bu yana, saklama alışkanlığım sürüyor;
yazışmalarım, şiir ya da yazı taslaklarım, notlarım… Bu kadar yıldır bir türlü bunları
eleyip, atamıyorum. Kimi zaman aklıma bir şey takıldığında, oturup elden
geçiriyorum. Yıllar içinde unuttuğum insanlar, yaşamış olduğum olaylar, satırlar
arasında ansızın karşıma çıkıyorlar. Geçenlerde yine bir şey ararken, askerde
parkamın göğüs cebinde taşıdığım küçük bir not defteri elime geçti. Boş
zamanlarımda, aklıma bir söz ya da bir dize düştüğünde, bu deftere yazardım. Bir
süre sonra bu dizelerden kimileri şiire dönüştü, kimi notlar da bir deneme yazısının
içinde yer aldı. Sayfaları karıştırırken, o günlerde yazmış olduğum o notlardan biri
gözüme ilişti. Onu okurken hem gülümsetti hem de düşündürdü:
“Bir taşı yastık yapıp uyuyacağım, doğrusu aklımın ucundan geçmezdi!”
Bu notu yazdığım günü anımsadım. Benim için yorucu geçen bir eğitim sırasında,
verilen dinlenme molasından yararlanarak yere uzanmışım. Düzgün sayılabilecek
büyükçe bir taşa başımı yasladıktan sonra, nasılsa uyuyakalmışım. Bu arada
dinlenme süresi dolmuş, arkadaşlarım aldıkları komutla sıraya girmişler, ben ise hiç
farkında değilim. Nihayet içlerinden biri beni görüp dürtmüş, komutanın sert bakışları
altında telaşla sıradaki yerime geçmişim. Neyse ki bir ceza almadan o anı atlattım.
Sonradan bir başıma kaldığımda, defterime o kısacık notu düşmüşüm. Bu olayın
üstünden neredeyse elli yıl geçti, ama yazmış olduğum o bir tümce, bana o günü
anımsatmak için yeterli oldu. Bu arada bir sorunun çengeli de nedense aklıma takıldı:
Taştan yastık olur mu?
Olurmuş! İnsan zor durumda kaldığında ya da bedensel güçlerinin sınırına
geldiğinde, her şeye katlanabiliyormuş. Nitekim temerküz kampından kurtulanların,
sürgüne gidenlerin, işkence görenlerin, doğal afetler karşısında her tür çaresizliği
yaşayanların anılarını okuduğumda, onların bu tür olumsuzluklar karşısında
gösterdikleri direnci daha iyi anlayabiliyorum. Oysaki o gün ben yorgunluktan
uyuyakalmıştım; ama huzurluydum, yalnızca yorgun!
Görüyorum ki yastık ve huzur sözcüklerini yan yana koyduğumda, bu konu benim için
farklı bir anlam kazanıyor. Olumlu bir yaklaşımla, kendimi güven içinde hissettiğim,
huzur bulduğum her ortamda uyuyabileceğimi sanıyorum. Buna karşın sürekli kaygı
veya korku içindeysem, en güzel yatakta yastığım kuştüyünden de olsa, diken
üstünde uzanmış, başımı taşa koymuş gibi gelebiliyor. Bu yüzden yastıklar önemlidir,
diyorum.
Kimimiz bireysel hesap dökümünü, gece başımızı yastığa koyduğumuzda yaparız. O
gün yaşadığımız her türlü olumlu ya da olumsuz olay, insan ilişkilerimiz, uykuya nasıl
kucak açacağımızı belirliyor. Sağlıklı, huzurlu ve mutlu olabildiğimiz gibi, içimizdeki
karanlık yanımız bize baskı yapabiliyor. O andaki duygularımızı, yaslandığımız
yastığın denek taşında sınıyoruz; geçireceğimiz güzel ya da karabasan dolu bir
uykuyla… Belki de vicdan dediğimiz o iç sesimize, gözlerimizi yummadan daha çok
kulak vererek…
Görüyor musunuz, elli yıl kadar önce deneyimlediğim taştan bir yastık, bugün beni
nasıl farklı düşüncelerin okyanusuna sürüklüyor?..”
Avram Ventura’yı ne zaman tanıdım?
Şalom Gazetesi'nin İzmir temsilciliğini de üstlenen ve gazetenin "Düşündükçe" isimli
sütununda felsefi yazılarıyla haklı ün kazanan Avram Ventura, İzmir'in şair ruhlu
değerli bir evladıdır.
Onun ismini tam 55 yıl öncesinde edebiyat dergilerinden takip etmişimdir, 1964'lü
yıllarda Gündüz Badak'ın bin bir emekle çıkarttığı Evrim dergisinde şiir yazardı.
Sonraları 1971'lerde Dr. Onur Şenli'nin katkılarıyla yayınlanan Ege Sanat dergisinde
ve Attila İlhan’ın yönettiği Demokrat İzmir gazetesinde onu izledim. Avram, Ege Sanat
Dergisinde özellikle mutluluk üzerine önemli yazılar yazdı.
Daha sonra Avram'ı kaybettim. Yıllarca sesi soluğu çıkmadı. Zaman zaman aklıma
gelirdi, “Avram'ı bulsak, ne alemdedir, yine edebiyata döner mi ve özellikle İzmir
çocuklarının omuzlayacağı bir yepyeni İzmir sanat eyleminde görev alır mı?” diye
düşünürdüm... Bir türlü bulamamıştım izini.
Meğerse Avram, onu kaybettiğim yıllarda sürekli şiir yazmış. Bir gün aniden çıktı geldi
Yeni Asır gazetemize... "Ben Avram Ventura'yım... İşte yeni şiir kitabım..." dedi.
Havalara uçtum. İzmir'in çocuğu Avram, edebiyatı bırakmamıştı... "Sevgidir
Yaşayan" isimli burcu burcu sevgiyi savunan yeni kitabı ile yeniden edebiyat
arenasına "Merhaba" diyordu..
Avram'ın kitabını, bir solukta üst üste iki kez okudum, “İnsan Kardeşim” isimli ilk şiiri
ile hemen çarptı beni:
Yüreğine bir kor düşmeye görsün
Harlanmış ateşinde sevginin
Yanmaya gör kardeşim
Aynı damardan beslendik
Kan kardeşim benim...
Hele “Sevgidir Yaşayan” şiiri, ne kadar anlamlıdır:
Bir sevgi tapınağının
Taş yontan isçisiyiz
Üstümüzde yükseklik duvarları
İyiye güzele doğruya
Çekiç izlerimiz kazılı taşlarında...
Avram’ın bu ilk kitabının bir bölümü Londra Güncesi ismini taşıyor. Ozanın 1971
yılında bulunduğu Londra kentindeki duygulanımları yansıtılmış bu şiirlerde. Avram,
bence bilgece yalnızlığı yaşayan bir insan.
Daha doğrusu her ozanın yüreğini sarıp sarmalayan coşkulu yalnızlık, ozanımızda
da kendini gösteriyor. Avram, bu şair yalnızlığı içinde Londra'yı geziyor. Piccadılly
ve Soho'da görüyoruz onu. Kalabalık sürülerden farklı olarak, bir ozan duygusallığı
içinde Soho'daki sefahati şiirlerine işliyor. İşte, Soho'lu bir fahişe için yazdığı eşsiz
dizeler:
Sen seviyi parana katmışsın
Biri eksildikçe biri çoğalır
Oysa savaşın hep yalnızlığındır
Pencerende asılı umutların
Bu şiirin tümü, o kadar derin bir şekilde etkiledi ki beni... Yıllar önce yazdığım Abanoz
Sokağı isimli bir şiirimi anımsatıyor... Demek ki, Avram ile aynı duygularla yüklüyüz,
balgam yüklü sokakları gezerken. Avram'ın şiirlerinde belli ölçüde Attila İlhan etkisi
engellenemez biçimde vardır. Kitabındaki “Düşler Gerçek” ismini taşıyan bölümünde
bu yoğun biçimde seziliyor. Kitabın son bölümü, Destan Gibi ismini taşımakta. Avram,
burada bir kuvayi milliyeci olduğunu yanardağ gibi mısraları ile ispatlıyor.
Alın size Avram'dan yiğit mısralar:
Günler şimşek gibi geçiyordu acılı
Her şafakla yeniden vurulup düşüyorduk
İşte İzmir düşmanın postalıyla kirlenmiş
Gazeteci Hasan Tahsin Kurtuluş Savaşının
İlk mermisini atıp şehit olmuş yiğitçe
İşte Ödemiş. Aydın, Nazilli, Akhisar
Gayrı durulur mu "Ya İstiklal, Ya Ölüm”
Allah Allah sesleri gökyüzünde yankılandı...
Bu yiğit mısralarını okuduktan sonra, edebiyat arenasına yeniden çıktığı için ona
"Merhaba Avram" demiştim... Ne iyi yaptı da yeniden gelmişti aramıza...
İleriki yıllarda 500. Yıl Vakfı’nın İzmir etkinliklerinde birlikte görev aldığımız,
Mantocular Çarşısı’ndaki babadan kalma minik dükkanında nice sohbetlerde hep
buluştuğumuz Avram Ventura’nın edebi çizgisi, yepyeni kitaplarla arka arkaya hızla
ilerledi, çeşitlendi ve sanatsal değerlerini yükseltti; bu kitaplarına her hafta Şalom’da
yazdığı yazılar eşlik etti. Avram Ventura’nın kitapları artık bir kütüphanenin rafını
dolduracak kadar çoktur:
Yahudi Düğün Gelenekleri (Simgeler ve Uygulamalar) – Bet-İsrael Sinagogu Yönetim
Kurulu, Tarihsiz,
Bir Sözü Söylemek Gerek – Gözlem – 1993,
Kırk Dilli Kuş – Gözlem – 1995,
Ayın Aydınlık Yüzü – İnkılap - 1999
Körlerin Gördüğü – Etki Yayınevi – 2003
Yalnız Sen Varsın - Etki Yayınevi - 2007
Damlada Gizli Duran – Etki yayınevi - 2009
Küldeki Kıvılcım – Etki Yayınevi – 2013
Kırk Ayna – Etki Yayınevi – 2014
İçimde Bir Başka Ben – Etki Yayınevi - 2015
Bilgelik Ağacının Gölgesinde – Delidolu- 2019
Belleğin Tozlu Sayfalarında Karataş – Heyamola Yayınları – 2011
Işıktan Aydınlığa (Deneme), Favori Yayınları, 2021,
Ben düşündükçe (Deneme), Favori Yayınları, 2022.
Şiir kitapları: Sevgidir Yaşayan, Yol Üçlemleri, Gözleri Yüreğimin, Boşlukta Bir Ses,
Beş Yüz Dallı Akasya.
Şalom Gazetesi “Düşündükçe” sütunu yazıları..
Şair ve yazar Avram Ventura, 2022 yılında İzmir’in kurtuluşunun 100.yılı dolayısı ile
Uluslararası İzmir Araştırmaları Merkezi tarafından, “İzmir Ödülü”ne layık bulundu.
Kaynaklar: 1)- Lüizet Palambo – İnsanın Avukatı Avram Ventura ile Edebiyat üzerine
bir çıft söz – ŞALOM, 10 Temmuz 1996, 2)-Yaşar Aksoy – Kardeşim Avram –
Hürriyet Ege, 18 Kasım 2007, 3)- Rafael Algranati - Karataş, Gül Sokak ve Mutluluk
Sokağı - ŞALOM, 25.5.2011, 4)- Tufan Erbarıştıran – Belleğin Tozlu Sayfalarında
Karataş – ŞALOM, 18.5.2011
AVRAM VENTURA İLE BİR SÖYLEŞİ:
“.. Türküm ve hiçbir yere gitmeye niyetim yok!..”
Serkan Aksüyek - Ege Telgraf, 7.7.2018
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir…”
Türkiye’nin dönmesi gereken “fabrika ayarlarını” bundan daha güzel anlatan bir
cümle olabilir mi? Bildiniz… Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün kurduğu bu cümle
hâlâilk günkü geçerliliğini koruyor. Sözü edilen “Türkiye halkı”nın içinde kimler yok
ki…
Farklı etnik, dinsel, mezhepsel kökenden gelen insanların oluşturduğu,
doyumsuz bir renk cümbüşü Anadolu toprakları… Hepimiz bir halının nakışları, bir
ağacın dalları, bir ananın çocukları gibiyiz. Emperyalizmin tuzağına düşmeden
yaşamayı başarabilirsek eğer, dünyaya da çok özgün bir örnek olarak tanıtabiliriz
kendimizi… irizgâhı biraz uzun tuttum biliyorum.
Bu hafta İzmir Yahudileri arasında, ülkesine ve yaşadığı kente sevdalı
tutumuyla bildiğimiz Avram Ventura ile tanıştıracağım sizi. Doğma büyüme İzmirli bir
edebiyatçı Avram Ventura…
Bu kentin yazın yaşamında çok önemli bir yeri, 70 yıla yaklaşan hayatında
ürettiği birbirinden güzel 15 kitabı var.
Ventura’nın da aralarında olduğu Türk Yahudileri, sayıları azala azala bir
avuç kalsalar da, İzmir’in en güzel ve vazgeçilmez renkleri arasında yer alıyorlar. 81
Milyonluk Türkiye içinde başı sonu 15 bin kişilik bir topluluktan bahsediyoruz.
Yaklaşık 1.200’ü İzmir’de yaşıyor.
Neden bu konuya dikkat çektiğimi soran okurlar olabilir.
Çünkü 500 yılı aşkın süredir bu toprakların kaybolmayan rengi olan Türk
Yahudilerinin sayıları giderek azalıyor. 1492’de İspanya’dan zorunlu göçe tâbi
tutulan Yahudilere, Osmanlı kucak açmış, yaklaşık 300 bin Yahudiyi
topraklarınadavet etmişti.
Bugünden bakıldığında bile insanın sırtını ürperten güzel bir davranış şekli
bu… Şimdilerde İspanya ve Portekiz; tarihlerindeki bu kara lekeyi affettirmek adına
olsa gerek, Türk Yahudilerine vatandaşlık ve çalışma izni veriyor. Farklı sebeplerle de
olsa, Yahudilerimiz bu “imkan”dan yararlanıyor.
O sebeplerden biri, dünyada giderek artan Yahudi düşmanlığı ve anti semitik
söylemler. İsrail’in politik tercihleri ve Kudüs’ün başkent ilan etmek gibi kabul edilmesi
mümkün olmayan provakatif tutumları, dünyada da Yahudi düşmanlığını körüklüyor.
İşte Avram Ventura ile Türkiye’den giden ya da gitme düşüncesinde olan Türk
Yahudilerini ve bakış açılarını dinledik…Ve etnik ve dinsel kökenlerimiz ne olursa
olsun, yurttaşlık temelinde buluşabildiğimizde, çokdaha güzel bir Türkiye’de
yaşayabileceğimizi anladık bir kez daha…
- Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
1949 yılında İzmir’de doğdum. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım, İzmir’de Yahudi
nüfusunun çoğunlukta olduğu Karataş semtinde geçti. Ege Üniversitesi İktisadi ve
Ticari Bilimler Fakültesi’ni bitirdim.
Yazın hayatıma 1968 yılında Şalom Gazetesi’nde başladım. Yani bu yıl
edebiyatta 50’inci yılımı kutluyorum.
Sonrasında Attilâ İlhan’ın Demokrat İzmir’inde; Varlık, Yeditepe, Soyut gibi
edebiyat dergilerinde deneme ve şiirlerim yayınlandı. 14 yıldır İzmir Life dergisinde
yazıyorum. Halen beşi şiir kitabı olmak üzere yayınlanmış 15 kitabım, bir oğlum, bir
kızım ve 4 torunum var.
- Tüm yaşamınız İzmir’de geçmiş…
1970 yılında 6 ay süre dil eğitimi için Londra’ya gittim. Bu süre dışında, evet, tüm
yaşamım İzmir’de geçti. Bu açıdan kendimi şanslı görüyorum.
Londra’da kalabilirdim. Seçim yapmak durumundayım.
İşim ve bir kız arkadaşım da vardı. Ancak ailemin tek çocuğuyum. Amcamın da
çocuğu yoktu. Benim yurt dışında olmam tüm aileyi tek başına bırakırdı. Bir tercih
yapmam lazımdı ve ben dönmeyi tercih ettim.
- Son yıllarda Türkiye’de yaşayan Yahudilerin hızla ülkeyi terk ettiklerini
konu eden haberler okuyoruz. Bazı istatistiki veriler de Rusya ve
Türkiye’deki Yahudilerin dünyada en fazla göç edenler olduklarını
doğruluyor. Yahudiler neden Türkiye’den uzaklaşıyor?
Bu aslında yeni bir durum değil. 10-15 sene öncesine dayanıyor. Portekiz ve
İspanya’nın, 1492’de zorunlu göçe tâbi tuttuğu Sefarad Yahudilerine tanıdığı
vatandaşlık hakkı var. Bunu bir vefa borcu olarak görüyorlar. Sembolik bir adım
olarak da görebilirsiniz. Bu kapsamda pasaport alan Yahudilerin tümümün göç ettiğini
söyleyemeyiz. Ancak farklı nedenlerle yurt dışına giden aileler var tabii…
- Ne gibi nedenler mesela?
İki temel nedeni var, biri ekonomik. Yahudiler burada belli bir yaşam standardında
yaşamışlardır. O standardın altına ve ekonomik güçlüğe düşen kişi Türkiye’de
yaşamaktansa göç etmeyi tercih edebiliyor. Böyle çok örnek var.
Zaten İsrail’in kuruluşundan sonra yaşanan büyük göç, daha çok yoksul
kesimlerden olmuştur. Mesela İzmir’den gidenlerin hepsi Agora çevresinde ve
Lazereto denilen yerlerde yaşıyorlardı. Hastalıklarla ve sıkıntılarla boğuşuyorlardı.
Burada zaten kaybedecek bir şeyleri yoktu. İsrail’de onlara toprak verildi. Çalışıp
kendi ekmeklerini kazanabilecekleri imkânlar sunuldu. Şu anda da İsrail yasalarına
göre, gidenlere hem maddi destek verilir hem de dil öğretilmeye çalışılır, farklı
imkânlar sunulur. Türkiye’de kötü şartlarda yaşayan biri için bu imkânlar bir soluk
alma nedenidir.
Bir diğer nedeni de çocukların yurt dışında okumaları. Çocuklar okurken ailelerde
zorunlu olarak yurt dışına gidiyor. Orada ikamet, vize ve benzeri sorunlarla
karşılaşmamak için farklı ülkelerin pasaportlarını alabiliyorlar…
Ancak konuyu sadece Yahudiler ekseninde düşünmememiz gerekiyor. Bugün bir
göç olgusu varsa – ki olduğunu hemen her gün gazetelerden okuyoruz- düşünen,
soran, sorgulayan herkes için geçerli...
Bugün size yurt dışından çok daha iyi imkânlar sunulsa, duraksamadan hayır
diyebilir misiniz? Hadi kendiniz için düşünmediniz, çocuklarınızın geleceği için
sorgulamaz mısınız? Ülkemizdeki eğitim kalitesini düşündüğünüzde, çocuklarınızın
çok daha iyi kalitede ve uluslararası geçerliliği olan bir eğitim almasını istemez
misiniz?
“Bunu sorgulamıyorum” diyen biri varsa ya yalan söylüyordur ya da
düşünmüyordur. Bu durum sadece bizim için değil Avrupalılar için de geçerli. Bir
Japon’u Amerika’da, bir Çinli’yi Londra’da rahatlıkla görebilirsiniz.
- Son yılarda Türkiye’de anti semitik söylemlerin dikkat çekici oranda
arttığına tanık oluyoruz. Bunda İsrail’in hatalı ve provokatif politikalarının da
etkisi kuşkusuz büyük… Pekâlâ siz hiç Türkiye’den ayrılmayı düşünmediniz
mi? Burası çekilmez bir ülke haline geldi gidelim dediniz mi?
Az önce eğitim nedeniyle gidişlerde eğitimin etkisini vurgulamıştım. Ben
şanslıyım, iki çocuğum da İzmir’de yaşıyor. Ayrıca ben bir Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşıyım ve benim düşünce yapım önce Türkçe düşünmektir.
Bütün eserlerim de Türkçedir.
Kendi dilimle varım. O dilimi kaybettiğim anda ortam ikinci planda gelir. O nedenle
Türkiye’den ayrılmak hiç aklımın ucundan bile geçmedi.
Çocuklarının yurt dışında okuması aileler için de bir göç sebebi olabilir. Sosyal
nedenler kadar siyasal nedenlerle,üzerlerinde baskı hissedenler de göç ediyor
olabilir. Ama bunun için ya maddi olarak çok güçlü olacaksınız ya da hiçbir şeyiniz
olmayacak ancak o zaman gideceksiniz. Çok zordur bu türden kararları almak…
- Anti semitik söylemler sizi tedirgin ediyor mu?
Öncelikle İsrail vatandaşı olmakla Yahudi olmak apayrı konular. Nasıl ki 11 Eylül
saldırıları sonrasında İslam dini terörizmle eşdeğer tutulduysa ve tüm dünya bundan
rahatsız olduysa; İsrail devletinin yaptığı hatalardan da Yahudiler sorumlu tutulamaz.
Ancak son dönemdeki bazı söylemler cemaatimiz arasında huzursuzluk yaratıyor.
Mesela siyasi söylemlerde İsrail değil, Yahudi sözcüğükullanılıyor. Toptancı bir
yaklaşım var. Tedirgin olmamak elde değil.
Ben edebi ürünlerimi dinsel inancımla değil, ana dilim olan Türkçe’nin kendini
anlatmakta yetkin bir dil olduğu inancımla kaleme aldım. Ondan da önemlisi Türkçe
düşünüyorum. Eğitimim, çalışmalarım, bireysel ve toplumsal ilişkilerim Türkçe’de
ifadesini bulan yaşam biçimi üzerine kurulu. Hâl böyle iken nüfus kağıdımda ‘Yahudi’
yazması bu gerçekleri değiştirmez.
Yayınlanan bir şiir kitabının kapağındaki adımı çıkarsanız, kitapdeğerinden bir şey
kaybeder mi? Ya da adımı eklesek bir şey kazandırır mı?
Kuşkusuz hayır…
Maalesef bir Türk Yahudisi ile onun ana dili olabilecek Türkçesini bir araya
getiremeyenler var. Aydın kesimler arasında bile bu ayrımcı bakış açısına ya da
söylemlere tanık olabiliyoruz. Böyleleri ‘Türk’ kelimesi ile ‘İslam’ı anlamdaş olarak
görüyor. Ülkemizde Yahudiliğin en az İslam dini kadar geçmişi olduğunu gözardı
etsek bile, dinsel inancı ne olursa olsun Türklüğü benimseyen ve Türk vatandaşı
olduğunu gururla söyleyen bir kişiyi, bu davranışı nedeniyle dışlayacak mıyız?
Bu topraklarda doğmuş olmak ve Türk olduğunu gururla haykırmak, kimliğimizi
ortaya koymak için fazlasıyla yeterli olmalı.
Ben kendi payıma şunu söyleyebilirim:
70 yıla yaklaşan hayatımda Türklüğümle hep onur duydum. Aynı dili, aynı
toprağı ve aynı kaderi paylaştığım insanların inancımla ilgili taşıdığı olumsuz
düşünceler beni sadece üzüyor…
Kitaplarımdan birinin adı “Boşlukta bir ses”.
Umarım bu söylemlerim boşlukta bir ses olarak kalmaz.
- Bugün Türkiye’deki Yahudi vatandaşlarımızın sayısı ne kadar?
Toplamda 15 bin civarında bir nüfusa sahibiz. Bu sayının yaklaşık bin 200’ü İzmir’de
yaşıyor. Eskiden İzmir’in çevre ilçelerinde, Milas’ta, Salihli’de, Turgutlu’da ve daha
pek çok yerde Yahudi yerleşimleri vardı.
Mesela benim babam Salihlili, eşimin ailesi Milaslıydı.
Oralardaki Yahudiler yavaş yavaş büyükşehirlere yerleşti. Trakya’dakiler
İstanbul’a, Ege Bölgesi’ndekiler İzmir’e göç etti.
Yahudi cemaati içinde doğum ve ölüm sayıları arasında çok büyük orantısızlık
var. Yılda 40-50 ölüm olurken, doğum 4-5 civarında. Mesela Antakya’da 7 Yahudi aile
var. Bizim cemaat oluşturabilmemiz için en az 10 kişi olmamız gerekiyor.
Yani dua edecek sayıları bile yok.
………………………………….
Sayfa başına git








