17 Nisan 2026 günü İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nde şahit olduğumuz o üzücü arbede, aslında sadece siyasi bir görüş ayrılığı değil; şehrimizin mali yapısındaki derin bir sıkışmışlığın dışa vurumuydu. 77,8 milyar TL’lik devasa bir bütçeyi yöneten İzmir’in, bugün geldiği noktada rakamlar bize şunu söylüyor: "Böyle gelmiş ama böyle gidemez."
Rakamların Çığlığı: Yatırım mı, Sübvansiyon mu?
Meclis salonundaki gerginliğin fitilini ateşleyen en somut gerçek, 2025 yılı bütçe harcamalarıydı. İzmir, yatırım için 16,2 milyar TL ayırırken, sadece ulaşımı ayakta tutabilmek için 12,7 milyar TL sübvansiyon ödemek zorunda kaldı. Düşünün ki bir yolcunun biniş maliyeti 61,73 TL'ye ulaşmışken, kasaya giren miktar sadece 11,27 TL. Aradaki bu devasa uçurum, her geçen gün kentin öz kaynaklarını yutan bir kara deliğe dönüşüyor.
Bu mali yükün üzerine Buca Metrosu gibi büyük projelerin döviz bazlı borçlarla finanse edilmesi eklendiğinde, kur artışları gelecek nesillerin bütçesini bugünden ipotek altına alma riski taşıyor. Mecliste yükselen "Geleceğimizi satıyorsunuz" sesleri ile "Engelleniyoruz" savunmaları arasında sıkışıp kalmak yerine, asıl meseleye; yani verimliliğe odaklanmamız gerekiyor.
Şirketler ve İstihdam: Verimlilik Şart
Raporlar gösteriyor ki; İBB bütçesinin %40’ından fazlası personel giderlerine ve belediye iştiraklerinin (İZELMAN, İZENERJİ, İZBETON gibi) finansmanına gidiyor. 30 bin personeli aşan kadro yapısı, "hizmet üretmekten" ziyade "istihdamı sürdürmek" üzerine kurulu bir görünüme sahip. Daha da önemlisi, belediyenin kendi şirketlerini ayakta tutmak için piyasa rayicinin üzerinde fiyatlarla ihaleler yapması, vergi mükelleflerinin parasının verimli kullanılmadığı algısını güçlendiriyor.
İzmir İçin Çıkış Yolu: 3 Adımda Reform
Meclisteki kavgalar kentin trafiğini çözmüyor, depreme dayanıksız binaları güçlendirmiyor. İzmir’in finansal bağımsızlığını geri kazanması için artık siyasi suçlamaları bir kenara bırakıp şu yapıcı adımları atması şart:
1. Liyakat Odaklı Personel Reformu: Şişirilmiş kadrolar yerine, teknik yeterliliği yüksek, liyakat esaslı bir yapıya geçilmeli. Belediyecilik, bir istihdam kapısı olmaktan çıkarılıp profesyonel bir hizmet mekanizmasına dönüştürülmeli.
2. İhale ve Şirket Disiplini: Belediye şirketlerini "fonlamak" yerine, piyasa odaklı ve rekabetçi bir satın alma stratejisi izlenmeli. Kaynaklar, zarar eden iştirakleri kurtarmaya değil, halka doğrudan hizmete aktarılmalı.
3. Rasyonel Ulaşım Politikası: Ulaşımdaki devasa maliyet farkı, gerçekçi ve sürdürülebilir bir seviyeye çekilmeli. Sosyal belediyecilik elbet sürecektir; ancak bu, kenti yeni yatırımlar yapamaz hale getirecek bir tıkanıklığa dönüşmemeli.
Sonuç olarak; İzmir’in yüksek kredi notu bir başarıdır, ancak bu krediyi sadece borç ödemek veya maaş dağıtmak için kullanmak "likidite yanılsamasıdır". 17 Nisan’daki o görüntüler bir sondur umarım. Şimdi zaman; slogana dayalı siyasetin değil, akılcı mali yönetimin zamanıdır. İzmir halkı, meclis üyelerinden kavga değil; güvenli ulaşım, dirençli bir kent ve şeffaf bir yönetim bekliyor.
Unutmayalım ki; kentin geleceği, sadece alınan kredilerle değil, o kredilerin ne kadar verimli kullanıldığıyla inşa edilecektir.
https://www.youtube.com/watch?v=n-K02qXKYuA

2