Her 26 Ağustos geldiğinde Malazgirt Zaferi’ni anar, Sultan Alparslan’ın kahramanlığıyla gururlanırız. Ancak yıllardır Batı merkezli oryantalist tarih anlayışının ve ideolojik amaçlarla tarihi tahrif eden çevrelerin zihinlerimize kazımaya çalıştığı büyük bir yanlış var: “Türkler Anadolu’ya ilk kez 1071’de ayakbastı ve burayı istila etti.”
Oysa dönemin birinci el kaynakları, antropolojik veriler, kurganlar, balballar ve çivi yazılı tabletler tam aksini söylüyor!
Malazgirt, Türklerin bu coğrafyaya aniden gelen birer "istilacı" olduğu tarih değil; Mezopotamya, Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da binlerce yıldır var olan Ön Türk mevcudiyetinin hür ve müstakil bir siyasi irade altında yeniden kucaklaşmasıdır.
Sasaniler ve Bizans’ın Nüfus Mühendisliği
Peki, tarihsel gerçeklik bu kadar açıkken bugün karşımıza çıkarılan etnik tezler nereden besleniyor? Cevap, antik çağın iki büyük imparatorluğunda saklı: Sasaniler ve Roma/Bizans.
Sasaniler (IV. ve V. yüzyıllar), Part Türk Devleti’ni yıktıktan sonra doğu sınırlarından (Afganistan ve Belucistan hattından) getirdikleri İran dilli grupları; Doğu Anadolu, Azerbaycan ve Kuzey Irak’a sistematik olarak iskân ettiler. Akademisyen İrade Nuruyeva’nın da vurguladığı gibi; Tatlar, Talışlar, Zazalar ve o dönem göçebe yaşam süren bazı İran dilli gruplar, Sasanilerin tampon bölge oluşturma siyaseti sonucu bu coğrafyaya taşındı. Aynı dönemde "Armen" bölgesine yerleştirilen Hay (Ermeni) toplulukları da zamanla yerli halkın coğrafi adını alarak tarihsel hak iddialarına başladılar.
Diğer taraftan Bizans ve Sasaniler, dinsel ve mezhepsel birer baskı makinesi gibi çalışıyordu. Bizans, Kadıköy Konsili (451) sonrası İsa’nın tek doğasına inanan Monofizit Süryani ve Ermeni kiliselerini "sapkın" ilan edip kiliselerine el koydu, halkı ağır vergilerle ezdi. 11. yüzyıl başlarında Bizans İmparatoru II. Basileios, Ermeni prensliklerini ilhak ederek Ermeni ahaliyi Kapadokya ve Orta Anadolu’ya zorla sürgün etti. Sasaniler ise Zerdüştlüğü dayatarak Hristiyan tebaayı ağır zulümlere maruz bıraktı.
Çivi Yazılarında ve Toprağın Altında Yatan Ön Türk İzi
Sömürgeci tarih anlayışı, Ön Asya’da ortaya çıkarılan yüksek medeniyetleri Türklükten soyutlamak adına çivi yazılı metinlerde geçen Türkçe kavramları görünmez kılmaya çalıştı. Oysa:
- M.Ö. 3000’lerde Dicle-Fırat havzasındaki Subar / Subartu kültürü (Subar Eli),
- Urmiye Gölü çevresindeki ErAta (Aratta) Devleti,
- Zagroslar’daki Lulubi (UluBağ / Lulu Beyleri),
- Adını Türkçe kuttan alan Qut (Kut) İmparatorluğu,
- M.Ö. II. binyıl tabletlerinde bizzat "Türk" adıyla geçen Turukki beyliği,
Ön Türklerin bu topraklardaki en az 5.000 yıllık varlığının sarsılmaz kanıtlarıdır.
Üstelik antropolog Akademisyen Kerem Mammadov’un ortaya koyduğu üzere; bölgenin antik otokton halkının kafatası yapısı Avropoid ırkın Hazar (Kaspi) tipidir ki bu doğrudan Ön Türklerin antropolojik yapısıdır. Sasanilerle gelen nüfus ise Balkan-Kafkas tipindedir. Arkeoloji dünyasının kabul ettiği üzere, Anadolu ve Azerbaycan’da bulunan Kurgan gömü sistemi ve Taş Baba (Balbal) heykelleri münhasıran Türklere aittir.
Kavram Karmaşası: Kürt, Tat ve Armen Adlarının Aslı
Tarihçi Prof. Dr. Firudin Ağasıoğlu’nun işaret ettiği gibi; bugün müstakil birer soy gibi sunulan pek çok isim, aslında tarihsel süreçte birer sosyal yaşam tarzı veya coğrafi tanımdır.
"Kürt" kavramı, özünde "Od-Er" (Ateş/Hakikat insanı) kökeninden türeyen ve dağlık alanlarda göçebe hayvancılık yapan Türk ve İran dilli topluluklara verilen ortak etnografik isimdir. Nitekim Pehlevi dilinde "kwrt" doğrudan "göçebe/çoban" demektir. "Armen" antik bir Ön Türk boy adı iken, bölgeye yerleşen Hristiyan topluluklara dışarıdan verilen bölgesel bir unvan olmuştur. "Tat" ise Türkçe "Od" insanını ifade ederken, zamanla Farsça konuşan yerleşik ahaliyi tanımlamak için kullanılmıştır.
Türk Hoşgörüsü (İstimalet) Olmasaydı Ne Olurdu?
Gelelim en hayati noktaya: Eğer Selçuklu ve Osmanlı "Türk Hoşgörüsü" olmasaydı; bugün Anadolu ve Mezopotamya’da ne Süryani, ne Ermeni, ne Arap ne de Kürt kültürü kalırdı!
Bizans zulmü altında yok oluşa sürüklenen Monofizit Ermeni ve Süryaniler, Sultan Alparslan’ın Malazgirt Zaferini bir "kurtuluş" olarak karşıladılar. Dönemin Süryani tarihçisi Urfalı Mateos ve Patrik Süryani Mihail, Bizans’ın dini baskılarını lanetlerken, Türklerin gelişiyle ibadet ve vicdan hürriyetine kavuştuklarını şükranla kaleme almışlardır.
Osmanlı’nın "Millet Sistemi", gayrimüslim topluluklara kendi hukuklarını uygulama, kiliselerini yönetme ve anadillerinde eğitim alma hakkı tanıdı. Türk devlet anlayışı; İslam ortak paydasında Kürt ve Arap unsurların aşiret yapılarına, dillerine ve kültürlerine asla müdahale etmedi, onları devletin asli unsuru saydı.
Son söz...
26 Ağustos 1071, Anadolu'ya giriş bileti değil; Roma/Bizans ve Sasani baskısı karşısında gerileyen öz kardeşlerin Büyük Selçuklu sancağı altında yeniden buluşması ve coğrafyanın tapusunun tescillenmesidir.
Eğer Türkler iddia edildiği gibi asimile edici veya imhacı bir siyaset izleseydi, Bizans ve Sasani çarkları arasında ezilen bu halkların günümüze dillerini ve ibadethanelerini taşımaları mümkün olamazdı. Bugün Türk milletinin vatan bütünlüğüne ve Malazgirt mirasına saldıran etnik ayrılıkçı tezler, dönemin birinci el kaynakları ve bilimsel gerçekler karşında çökmeye mahkûmdur.
Bu topraklardaki binlerce yıllık kader birliğimiz, tarihin sarsılmaz hakikatidir.
YouTube: https://www.youtube.com/watch?v=_yYqiVu9bqw
