UMUT TOKTAŞ/EGELİ GAZETE- İzmir Ticaret Odası (İZTO) Ekim Ayı Meclis Toplantısı 27 Ekim günü İzmir Ticaret Odası Meclis Başkanı Selami Özpoyraz idaresinde gerçekleşti. İzmir Ticaret Odası Binası’nda gerçekleşen 2026-2030 döneminin ilk meclis toplantısında konuşan İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Mahmut Özgener, fon krizine ve sermaye piyasalarının yapısının geleceğiyle ilgili değerlendirmelerde bulundu.
Toplantıda konuşan Özgener, Merkez Bankası’nın likidite koşullarının takip etmesini finansal açıdan kaçınılmaz bulduğunu dile getirdi. Ekim ayının başında gerçekleşen komite ve Yönetim Kurulu Başkanlığı seçimlerine değinen Özgener, “Geçtiğimiz ay, Odamızın köklü geçmişine yakışan demokratik ve yüksek katılımlı bir seçim sürecini geride bıraktık. Şahsıma duyduğunuz güven için bir kez daha teşekkür ediyorum. Tüm meclis üyelerimizin desteğini alarak, Meclis Başkanı olarak yeniden seçilen Sayın Selami Özpoyraz başta olmak üzere, Yönetim Kurulumuzu, Meclis Başkanlık Divanımızı, Disiplin Kurulumuzu, TOBB Genel Kurulu Delegelerimizi bir kez daha tebrik ediyor, görevlerinde başarılar diliyorum” ifadelerini kullandı.
ÖZGENER’DEN TEBRİK MESAJI
2026-2030 döneminde görev alacak yönetim kurulu başkanlarını kutlayan Özgener, “Bu vesileyle, göreve yeni başlayan Ege Bölgesi Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Karabağlı ve Meclis Başkanı Fatih Aracı’yı, İzmir Ticaret Borsası Başkanı Ömer Gökhan Tuncer ve Meclis Başkanı Bülent Uçak’ı, Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi Başkanı Yusuf Öztürk ve Meclis Başkanı Mihri Çelik’i ve göreve başlayan tüm Yönetim Kurulu Üyelerini tebrik ediyorum. Bu vesileyle, kentimizin ve ülkemizin gelişimi için hep birlikte mesai harcadığımız, ortak akıl kültürüyle ülkemize örnek olduğuna inandığım projelere imza attığımız Ege Bölgesi Sanayi Odası Geçmiş Dönem Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Ender Yorgancılar’a, İzmir Ticaret Borsası Geçmiş Dönem Yönetim Kurulu Başkanı Işınsu Kestelli’ye ve Ege Bölgesi Sanayi Odası Geçmiş Dönem Meclis Başkanı İbrahim Gökçüoğlu’na şahsım ve kurumum adına bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. İlçe Oda ve Borsalarımızda da seçim sürecini tamamlayarak göreve yeni başlayan Başkanlarımızı tebrik ediyor, yeniden seçilerek göreve devam eden başkanlarımıza başarı dileklerimi iletiyorum. Oda ve Borsalarımızın yeni dönemi, kentimize ve ülkemize hayırlı olsun” ifadelerine yer verdi.
4 KASIM’DA VİZYON TOPLANTISI
Özgener, 4 Kasım günü Swiss Otel’de gerçekleştirilecek daveti duyurdu. Özgener, “Bu hafta sizlerle çok önemsediğim bir davet paylaştık. 4 Kasım 2026 Çarşamba günü siz kıymetli Meclis Üyelerimiz, yerel ve ulusal basın temsilcilerinin katılımıyla bir toplantı düzenleyeceğiz Toplantımızda, İzmir Ticaret Odası olarak kentimizin geleceğine ilişkin vizyonumuzu, önümüzdeki dönemde hayata geçirmeyi hedeflediğimiz projeleri ve İzmir’in uzun vadeli gelişimi açısından önem taşıyan stratejik öncelikleri paylaşacağız. Üretimden ticarete, teknolojiden eğitime, lojistikten turizme ve yaşam kalitesine kadar uzanan geniş bir çerçevede, yalnızca kurum olarak üstleneceğimiz sorumlulukları değil, İzmir’in bütün paydaşlarıyla birlikte başarabileceklerimizi de ele alacağız. Toplantımızın önümüzdeki 4 yıl boyunca yürüteceğimiz çalışmalarda bizlere ilham vereceğine inanıyor, kentimizin geleceğine ilişkin bu önemli buluşmaya siz meclis üyelerimizin katılımını diliyorum” dedi.
5 YIL SONRA İLK KEZ YÜZDE 30’UN ALTINA İNDİ
“Ülkemiz ekonomisinin gündemindeki temel başlıklardan biri olan enflasyonda, Eylül ayı itibarıyla önemli bir eşik geride kaldı. Yıllık tüketici enflasyonu Ağustos ayında %31,51 seviyesinden Eylülde %29,73’e gerileyerek yaklaşık beş yıl sonra ilk kez %30’un altına indi. Aylık TÜFE artışı ise, %1,84 olarak gerçekleşti” diyerek sözlerini sürdüren Özgener, “Hizmet enflasyonundaki düşüş olumlu bir gelişme olmakla birlikte, fiyat artışlarının sektörler arasında farklılaştığını göz önünde bulundurmalıyız. Aylık bazda en yüksek artışlar eğitimde (%14) ve kişisel ulaştırma araçlarının işletilmesinde (%7,36) görülürken; ulaştırmadaki artışta yükselen akaryakıt fiyatları etkili oldu. Yıllık enflasyonda eğitim (%48,62), sağlık (%43,26) ve kiraların (%41,34) yine ön planda olduğunu görüyoruz. Bununla birlikte, mevsimsellikten arındırılmış aylık TÜFE enflasyonu Eylül ayında %1,6'ya düşerek 2025 yılından bu yana kaydedilen en düşük seviyeye geriledi. Mevsimsellikten arındırılmış ve yıllıklandırılmış üç aylık ortalama enflasyon ise %26,7 düzeyinde. Merkez Bankasının hesapladığı mevsimsellikten arındırılmış ve yıllıklandırılmış üç aylık ortalama çekirdek enflasyon da %23,7 seviyesinde bulunuyor. Bu veriler, enflasyonun ana eğiliminde bir iyileşmeye işaret ederken, fiyat artışlarının bazı sektörlerde yüksek seyretmeye devam ettiğini gösteriyor. Eylül ayı verilerinden sonra, geçtiğimiz hafta Perşembe günü Merkez Bankası politika faizini %37’den %36’ya indirirken, gecelik borç verme ve borçlanma faiz oranlarını da 100’er baz puan düşürdü. Bu ayki karar metninde, Eylül ayına kıyasla enflasyon ve iktisadi faaliyete ilişkin değerlendirmelerde belirgin bir değişiklik bulunmuyor. Enflasyonun ana eğilimindeki gerileme, iç talepteki zayıf seyir, arz şoklarının yurt içi fiyatlara sınırlı yansıması ve enerji fiyatlarından kaynaklanan yukarı yönlü riskler geçen ay olduğu gibi tekrarlanırken, bu değerlendirmelerin son verilerle teyit edildiği vurgulanarak ifadelerin güçlendirildiğini görüyoruz. Metindeki en önemli değişiklik, para politikasının ileriye dönük yönlendirmesinde görülüyor. Eylül ayında “para politikası kararlarının enflasyon görünümü odaklı, toplantı bazlı ve ihtiyatlı bir yaklaşımla alınacağı” belirtilirken, Ekim ayında bu ifadenin yerini “adımların büyüklüğü ve zamanlamasının enflasyon görünümü odaklı, toplantı bazlı ve ihtiyatlı bir yaklaşımla belirleneceği” ifadesi aldı. Böylece önceki metinde para politikası kararlarının genel çerçevesine yapılan vurgu, yeni metinde atılacak adımların büyüklüğü ve zamanlamasına kaydırılmış oldu. Faiz kararını, enflasyonun ana eğilimindeki iyileşmenin yanı sıra, ekonomik aktivitedeki yavaşlama ve iç talepteki zayıflama çerçevesinde değerlendiriyoruz. Bununla birlikte, reel sektörde devam eden yüksek finansman maliyetleri ve likidite sıkışıklığı, para politikasındaki gevşemenin üretim ve yatırım koşullarına ne ölçüde yansıyacağı sorusunu da gündeme getiriyor” ifadelerine yer verdi.
“KREDİYİ DESTEKLEYEN ADIMLARI OLUMLU KARŞILIYORUZ”
Enflasyon görünümündeki iyileşme para politikasında bir miktar hareket alanı sağlasa da, ülkemizin karşı karşıya olduğu sorunların yalnızca faiz indirimleriyle çözülemeyeceğini dile getiren Özgener, “Özellikle son dönemde gündeme gelen fon soruşturması ve uluslararası endeks sağlayıcısı Morgan Stanley Capital International (MSCI) tarafından Türkiye piyasalarındaki denetim mekanizmalarına ilişkin yapılan açıklamalar, finansal piyasalara duyulan güvenin önemini bir kez daha ortaya koydu. Morgan Stanley Capital International’ın (MSCI) gerekli iyileşmelerin sağlanmaması halinde Türkiye’nin gelişmekte olan piyasalar statüsünü yeniden değerlendirebileceğini belirtmesi, yatırım ortamında güvenin ve öngörülebilirliğin güçlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. İran-ABD Savaşı ve finansal piyasalarda yaşanan gelişmelerin ardından rezerv kaybı ve finansal piyasalardaki dalgalanmanın sınırlandırılması gerektiğine inanıyoruz. Bununla birlikte, az önce de değindiğim gibi, faiz kararının tek başına reel sektörümüzün ihtiyaçlarına yeterli bir cevap oluşturmadığını da özellikle ifade etmek istiyorum. Özel sektörümüz faaliyetlerini sürdürmekte zorlanıyor ve finansman maliyetleri hâlâ oldukça yüksek. Bunun yanında likidite sıkıntısı da devam ediyor. Bu nedenle, ekonomide güven ortamının güçlendirilmesi ve Merkez Bankasının attığı adımların farklı politika araçlarıyla desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Kısa vadede; finansal piyasaların işleyişini, şeffaflığını ve yatırımcı güvenini güçlendirecek adımlara ihtiyaç duyuyoruz. Orta ve uzun vadede ise; ülkemizin yatırım potansiyelini artıracak, üretim yapısını geliştirecek ve küresel rekabet koşullarındaki değişimden yararlanmasını sağlayacak politikaların önem kazandığını görüyoruz. Bu noktada, kısa vadede fon soruşturmasına ilişkin çalışmaların ve sermaye piyasalarına yönelik düzenleyici süreçlerin hukuki çerçeve içerisinde, belirsizliği azaltacak şekilde sonuçlandırılması finansal piyasalarımızın geleceği ve ekonomik istikrar açısından önem taşıyor. Sermaye piyasalarının yapısının güçlendirilerek benzer sorunların tekrar yaşanmaması için gerekli adımların atılması ve ülkemiz ekonomisine duyulan güvenin korunması gerektiğini düşünüyoruz. Türkiye sermaye piyasalarının likit ve şeffaf yapısı ile yatırımcılara sunduğu işlem kolaylığı, bugüne kadar özellikle yabancı yatırımcıların ülkemize yönelmesinde önemli rol oynadı. Bu güven ortamının korunması, yalnızca yatırımcılar açısından değil, ülkemizin sermaye birikiminin artırılması ve uzun vadeli finansman olanaklarının geliştirilmesi bakımından da büyük önem taşıyor. Son olarak, az önce sizlerle paylaşmış olduğum, uluslararası yatırımcılar açısından önemli bir referans oluşturan Morgan Stanley Capital International'ın (MSCI), 15 Ekim tarihli açıklamasına da değinmek istiyorum. Küresel hisse senedi piyasalarını izleyen uluslararası endeksler oluşturan Morgan Stanley Capital International MSCI, Haziran 2027’ye kadar yeterli ilerleme sağlandığına ilişkin somut bulgular elde edilememesi durumunda Türkiye finansal piyasalarına ilişkin ek önlemleri değerlendireceğini açıkladı. Olası bir statü değişikliği, ülkemiz sermaye piyasalarına yatırım yapan ve gelişmekte olan piyasalar endekslerini takip eden uluslararası fonlar açısından önem taşıyor. Yaşanan gelişmeler karşısında Merkez Bankasının likidite koşullarını ve portföy hareketlerini yakından takip etmesini, finansal istikrarın korunması açısından önemli buluyoruz. Bu çerçevede Merkez Bankası, finansal sistemi ve reel ekonomiyi desteklemeye yönelik makroihtiyati tedbirlerini sürdürüyor. KOBİ kredilerindeki büyüme sınırının %4,5’ten %5’e yükseltilmesi ve Türk lirası zorunlu karşılıklarda bloke tesis oranlarının düşürülmesiyle bankaların likiditesinin güçlendirilmesi ve KOBİ’lerin finansmana erişiminin kolaylaştırılması hedefleniyor. Üyelerimizin krediye erişimini destekleyen bu tür adımları olumlu karşılıyoruz” diye konuştu.
"BRENT PETROLÜN VARİL FİYATI EN YÜKSEK SEVİYESİNE ÇIKTI"
Özgener, IMF’nin bu ay yayımladığı Dünya Ekonomik Görünüm Raporu, iş dünyamız açısından önemli tespitler içerdiğini vurguladı. Özgener, Raporda küresel ekonominin art arda gelen şoklara rağmen büyümeyi sürdürdüğü, ancak büyümenin sınırlı kaldığı söyleyerek, “2026 tahminlerine göre küresel büyüme %3,1’e yükselirken, Türkiye ekonomisine ilişkin büyüme tahmini %2,7’ye indiriliyor. Orta Doğu’daki savaş, enerji fiyatlarındaki artış, gümrük tarifeleri, ticaret politikalarındaki belirsizlikler ve yüksek finansman maliyetleri küresel görünüm üzerindeki başlıca riskler arasında yer alıyor. Bu gelişmeler büyümeyi sınırlarken enflasyonla mücadeleyi de zorlaştırıyor. Enerji maliyetlerindeki artış, akaryakıt ve elektrik fiyatlarının yanı sıra taşımacılık ve üretim girdilerinin maliyetlerini de yükselterek ekonominin geneline yayılan bir baskı yaratıyor. Orta Doğu’da artan gerilimle birlikte Brent petrolün varil fiyatı, geçtiğimiz hafta 110 doların üzerine çıkarak Mayıs 2026’dan bu yana en yüksek seviyesine ulaştı. Yılın son çeyreğinde petrol fiyatlarının bu seviyelere ulaşması beklenmezken, yaşanan yükseliş özellikle enerji ve üretim maliyetleri açısından yeni bir baskı unsuru oluşturuyor. Bu nedenle, petrol fiyatlarındaki gelişmelerin işletmelerimizin maliyet hesaplamalarında ve önümüzdeki döneme ilişkin planlamalarında mutlaka dikkate alınması gerektiğine inanıyoruz. Ülkelerin bu süreçten nasıl etkilendiği; enerji ithalatına bağımlılıkları, tedarik zincirlerindeki konumları ve yeni teknolojilere uyum kapasiteleri gibi etkenlere bağlı. IMF Raporunda bazı Asya ekonomilerinin bu alanlarda avantaj sağladığı, Türkiye ve Fransa’nın ise enerji ithalatı ve bölgesel riskler nedeniyle baskılarla karşılaşabildiği değerlendiriliyor. Ancak bu gelişmelerin ülkeler ve sektörler üzerindeki etkileri farklılık gösteriyor. Artan enerji maliyetleri, değişen ticaret politikaları ve teknolojik dönüşüm, bazı ekonomilerin rekabet gücünü zayıflatırken, bu sürece uyum sağlayan ve yeni üretim alanlarına yatırım yapan ülkeler için önemli fırsatlar da sunuyor. Bu tablo, dünya ekonomisinde giderek daha belirgin hale gelen şeklindeki büyüme görünümünü de ortaya koyuyor. K şeklinde büyüme, dönüşüm veya büyüme döneminde farklı ülkelerin, sektörlerin ya da toplum kesimlerinin eş zamanlı olarak farklı yönlerde ilerlemesini ifade ediyor. Dünya genelinde merkez bankalarının da aynı yönde hareket etmediğini görüyoruz. Bazı ülkelerde faiz artırımı, bazılarında ise faiz indirimi gündemde. Para politikalarındaki bu farklılaşma da ülkelerin karşı karşıya olduğu enflasyon, büyüme ve finansman koşullarının aynı olmadığını gösteriyor. Dolayısıyla farklı yönlerde ilerleyen bir dünya ekonomisiyle karşı karşıyayız. Böyle bir ortamda ülkemizin K’nın hangi tarafında yer alacağı, önümüzdeki dönemde atacağımız adımlara bağlı olacak. Bizce orta vadede reel sektörümüz açısından kritik olan, Türkiye’nin bu değişen koşullarda nasıl bir ekonomik konumlanma tercih edeceği ve bunu hangi politikalarla destekleyeceğidir. Ülkemizin dış ekonomik şoklara karşı dayanıklılığını artırabilmesi için geçtiğimiz aylardaki konuşmalarımda da detaylı olarak aktardığım üzere, tedarik zincirlerindeki konumunu güçlendirmesi, ihracat pazarlarında farklılaşması ve orta-yüksek teknolojili üretimde ilerleme sağlaması gerektiğini düşünüyoruz. Bir tarafta verimlilik ve teknoloji yatırımlarında sorunlar yaşayan Avrupa, diğer tarafta yüksek teknoloji ve sanayi üretiminde hızla güçlenen Çin ve Asya ekonomileri arasında, Türkiye'nin kendisine nasıl bir ekonomik alan yaratacağına ilişkin daha uzun vadeli bir perspektife ihtiyacımız var. Avrupa ile entegrasyonumuzu güçlendirirken, yeni teknolojilerde hangi değer zincirlerinde rekabet edebileceğimizi, hangi alanlarda yerli kapasite geliştireceğimizi ve sınırlı kaynaklarımızı nerede yoğunlaştıracağımızı belirlememiz gerekiyor. Burada temel hedefimiz yalnızca mevcut üretim kapasitemizi korumak değil, verimlilik artışı, teknolojik dönüşüm ve daha yüksek katma değerli üretim yoluyla rekabet gücümüzü kalıcı olarak artırmak olmalı. Ancak bu hedeflerin somut bir üretim ve ihracat stratejisine dönüştürülebilmesi, yalnızca uzun vadeli politikaların belirlenmesine değil, bunları destekleyecek güvenilir ve öngörülebilir bir yatırım ortamının sağlanmasına da bağlı” dedi.
Ekonomiye ilişkin güncel değerlendirmelerin ardından iş dünyası için önem taşıdığını dile getiren iki ayrı konuyu paylaşan Özgener, “Bunlardan birincisi; AB Gümrük Birliği, ikincisi ise; Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizmasına ilişkin gelişmeler. AB Gümrük Reformu, 21 Eylül’den itibaren kademeli olarak uygulanmaya başladı. Öncelikle AB'nin gümrük sistemindeki bu dönüşümün, ihracat ve Avrupa pazarıyla güçlü bağlarımız olduğu için yakından takip edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Reform ile AB gümrük sisteminin; daha dijital, veri odaklı ve uluslararası ticaretin giderek artan zorluklarına daha hızlı ve etkin şekilde yanıt verebilecek bir yapıya kavuşturulması amaçlanıyor. Düzenlemenin işletmelerimiz açısından öne çıkan sonuçları arasında; gümrük prosedürleri ve yükümlülüklerin daha basit ve öngörülebilir hale getirilmesi, ithalatçıların sorumluluklarının daha açık bir şekilde belirlenerek tek bir AB veri arayüzü üzerinden raporlama süreçlerinin sadeleştirilmesi yer alıyor. Ayrıca, AB’ye gerçekleştirilen ithalat ve AB’den gerçekleştirilen ihracat işlemlerinin yanı sıra gümrük idareleriyle gerçekleştirilen tüm bilgi alışverişi ve formaliteler için tek bir AB ticaret arayüzünün oluşturulması planlanıyor. Bir diğer önemli konu ise, AB’nin karbon yoğun ürünlerin ithalatına yönelik uyguladığı Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM). SKDM’nin mali yükümlülük dönemi 1 Ocak 2026 itibarıyla başladı. Bu nedenle; AB’ye SKDM kapsamında yer alan demir-çelik, alüminyum, çimento, gübre, elektrik ve hidrojen ürünlerin ihraç eden üyelerimiz açısından ürünlerin üretimi sırasında ortaya çıkan karbon emisyonlarının doğru şekilde hesaplanması ve raporlanması önem taşıyor. Mevcut düzenlemeye göre, yıllık 50 tonun altında SKDM kapsamındaki ürün ithal eden ithalatçılar yükümlülüklerden muaf tutuluyor. 2026 yılı ithalatına ilişkin ilk yıllık SKDM beyannamesinin verilmesi ve gerekli SKDM sertifikalarının teslim edilmesi için son tarih 30 Eylül 2027. Sonuç olarak, karbon maliyeti artık ihracatçının rekabet gücünün bir parçası. Firmalarımız açısından düşük karbonlu ham madde tedariki, ürün bazında emisyon hesaplaması ve tedarik zincirinde veri izlenebilirliği, Avrupa pazarındaki rekabetin önemli unsurları arasında yer alacak. Bu nedenlerden dolayı, işletmelerimizin emisyon verilerini doğru ölçmesi ve raporlaması gerekiyor. Kentimizdeki firmaların, bu gelişmeler doğrultusunda yeşil dönüşüm ve karbon yönetimi kapasitesini artırması gerektiğini düşünüyorum” şeklinde konuştu.
“MADE İN EUROPE YAKLAŞIMI BELİRSİZLİK YARATTI”
Özgener, açıklamasına, AB’nin “Made in Europe” yaklaşımı, Türkiye’nin yeni sanayi destekleri ve kamu alımları bakımından hangi statüde değerlendirileceği konusunda belirsizlik yarattığını belirterek devam etti;
“Ülkemizin Gümrük Birliği içindeki konumu ve Avrupa üretim zincirlerindeki rolü dikkate alındığında, bu başlığın iş dünyamız açısından yakından izlenmesi gerektiğine inanıyorum. Kamu alımlarında Avrupa’da üretim şartının getirilmesi, üreticilerimizin bazı ihalelere erişimini zorlaştırabilir. İlave maliyetler veya kısıtlamalar gündeme gelirse ihracat ve yatırım kararları da etkilenebilir. Türkiye’de üretilen parçaların ve ürünlerin Avrupa’nın yeni sanayi politikalarında nasıl değerlendirileceğinin açık biçimde belirlenmesi ve Gümrük Birliği ortaklarına tanınacak hakların kapsamının netleştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Gümrük Birliği çerçevesinde kazandığı haklarımızın korunması ve üretim yapan firmalarımızın dezavantajlı konuma düşmemesi da oldukça önem taşıyor. Üretim kapasitesi, ihracat potansiyeli, limanları ve uluslararası ticaret bağlantılarıyla kentimiz de, Avrupa pazarları açısından önemli bir konuma sahip. Koşullara uyum sağlamak ve firmalarımızın rekabet gücünü korumak için Avrupa’daki gelişmeleri yakından izlemeyi ve gerekli girişimlerde bulunmayı sürdüreceğiz”
“DÖVİZ DÖNÜŞÜM DESTEĞİNDEN DAHA ÇOK YARARLANMALIYIZ”
“Kredi maliyetlerinin yüksek ve finansman olanaklarının sınırlı olmasına ilişkin değerlendirmelerimi pek çok platformda ifade ettim. Kredi, teşvik, destek ve hibelerin firmalarımız için önemli bir kaynak olduğuna inandığımı sizlerle paylaştım.” Cümleleriyle konuşmasına devam eden Özgener, “Bu noktada; imalat sanayisinde faaliyet gösteren işletmelerin finansmana erişiminin kolaylaştırılması, üretim kapasitelerinin ve mevcut istihdamın korunması amacıyla yürütülen İstihdamı Koruma Destek Programı’na ilişkin kısaca bilgi vermek istiyorum. Program kapsamında gerekli şartları sağlayan işletmelerimize 6 aya kadar anapara ödemesiz, 36 aya kadar vadeli kredi imkânı sunuluyor. Krediler için 12 puan faiz veya kâr payı desteği sağlanıyor. Programdan yararlanabilmek için 2026 yılı Ocak-Haziran dönemindeki ortalama aylık prim gün sayısının, Temmuz-Aralık 2026 döneminde korunması önem taşıyor. Başvuruların 31 Ekim’e kadar KOSGEB çevrimiçi sistemi üzerinden yapılabildiğini de ayrıca sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir diğer önemli finansman kalemi ise, döviz dönüşüm desteği. Destek oranının arttırılması ve kullanım koşullarının esnetilmesi gerektiğini pek çok kez sizlerle paylaştım. Merkez Bankası’nın açıklamasına göre; uygulamanın başladığı 2023 yılından bugüne kadar yaklaşık 44 bin firmaya döviz dönüşüm desteği sağlandı. Destekten faydalanan firmaların toplam ihracatçı firmalar içerisindeki payı da, yıllar içinde artarak 2026 yılında yüzde 34’e ulaştı. Geçtiğimiz Ağustos ayında yapılan düzenlemeyle, desteğin daha kapsayıcı ve katma değeri esas alan bir yapıya kavuşması amaçlandı. 1 Ekim’de devreye alınan yeni düzenlemeye göre; döviz almama taahhüdü kaldırıldı, yerine döviz pozisyon oranı koşulu getirildi. İhracat bedeli döviz satış tutarı, firmanın katma değeriyle ilişkilendirildi. Firmaların döviz pozisyon oranının yüzde 10’u aşmaması şartı aranırken, destek kapsamındaki döviz satış limiti yıllık faaliyet kârı ile iş gücü maliyetinin toplamı üzerinden hesaplanıyor. Ayrıca firma başına yıllık destek tutarı 100 milyon TL ile sınırlandırılıyor. Ancak tüm bu düzenlemelere karşın, uygulamanın ihracatçılarımız açısından beklenen etkinliğe henüz ulaşamadığını görüyoruz. Bu nedenle, sistemin daha kapsayıcı ve etkili hale getirilmesine yönelik bazı önerilerimizi paylaşmak istiyorum. Öncelikle, döviz almama taahhüdünün kaldırılmasını, özellikle ithal girdi kullanan veya döviz kredisi bulunan firmalarımızın desteğe erişimini kolaylaştırması bakımından olumlu değerlendiriyoruz. Bununla birlikte, yeni getirilen satış limiti ve destek üst sınırı nedeniyle, daha önce uygulamadan yararlanan bazı firmalarımızın alabilecekleri destek tutarları azalıyor. Ayrıca; mevcut yüzde 3’lük destek oranının 31 Ocak 2027 tarihine kadar uygulanacak olması, ihracatçılarımızın destek oranında beklediği artışın henüz karşılık bulmadığını gösteriyor. Bu çerçevede, öncelikli önerimiz destek oranının artırılması ve sektörlerin üretim yapıları ile yarattıkları katma değer dikkate alınarak farklılaştırılması. Özellikle yerli üretime ağırlık veren ve emek yoğun sektörlerde faaliyet gösteren firmalarımızın daha yüksek oranlarda desteklenmesinin, hem ihracatımızın rekabet gücüne hem de ülkemizde yaratılan katma değerin artırılmasına önemli katkı sağlayacağını düşünüyoruz. Bunun dışında, karmaşık katma değer hesaplamaları ve bürokratik şartlar nedeniyle özellikle KOBİ’lerin bu imkândan yeterince yararlanamadığını değerlendiriyoruz. Özellikle firma satış limiti hesaplanırken yerli girdiler ile fason üretim yoluyla oluşturulan katma değerin de dikkate alınmasını öneriyoruz. Mevcut hesaplamanın bu unsurları yeterince yansıtmaması, yerli tedarik zincirlerini kullanan üreticiler açısından destek tutarını sınırlayabiliyor. Bunun yanında, yıllık 100 milyon Liralık destek üst sınırının kaldırılması veya ihracat ve döviz kazandırıcı faaliyet hacmine göre yükseltilmesi, yüksek ihracat kapasitesine sahip firmaların destekten daha dengeli yararlanmasına katkı sağlayacaktır. Sonuç olarak, işletmelerimiz için önemli bir destek kalemi olan Döviz Dönüşüm Desteğinden daha çok ihracatçımızın yararlanması için Merkez Bankası’nın reel sektörden gelen bu yapıcı yaklaşımı dikkate almasını bekliyoruz. Ekim ayında telekomünikasyon sektörümüz için önemli bir gelişme yaşandı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) 1 Ekim itibarıyla cep telefonu alımı amacıyla kullandırılan tüketici kredilerinde uygulanacak vade sınırlarını yeniden belirledi. Fiyatı kırk bin TL ve altında olan cep telefonları için vade sınırının on iki ay, fiyatı kırk bin TL’nin üzerinde olan cep telefonları için vade sınırının üç ay olarak belirlenmesine karar verdi. Konuyla ilgili, 29. Telekomünikasyon Grubu Meslek Komitemizin talebi doğrultusunda, 20 Temmuz 2026’da TOBB nezdinde ve BDDK’ya iletilmek üzere “Cep Telefonu Alımı Amacıyla Kullandırılan Tüketici Kredilerinde Vade Sınırının Belirlenmesinde Dikkate Alınan Tutarın Güncellenmesi” konulu girişimde bulunmuştuk. Bu vesileyle, talebimizin kısa zamanda olumlu sonuçlanmasını memnuniyetle karşılıyor, kararın üyelerimiz için hayırlı olmasını diliyoruz. Sonbaharla birlikte fuarcılık çalışmalarımız hızlandı. Faaliyet filminde de izlediğiniz gibi, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Çin Halk Cumhuriyeti ve Fransa’da gerçekleştirilen 4 fuara 141 üyemizin katılımıyla organizasyonlar düzenledik. Üyelerimiz, Odamızın organizasyonu ve desteğiyle Dünyanın farklı noktalarındaki fuarlarında yeni iş bağlantıları kurma ve ticaretlerini geliştirme fırsatı yakaladılar. Ekim ayında ayrıca 185 üyemizin katılımıyla, 7 yurt içi fuara katılım sağladık. Fuarcılık faaliyetlerimizin yanı sıra, turizm alanındaki uluslararası çalışmalarımızı da sürdürüyoruz. Önümüzdeki ay Londra Turizm ve Barcelona Kongre Turizmi Fuarı’na katılım sağlayarak İzmir’in farklı turizm ürünlerini, uluslararası tur operatörleri, seyahat acenteleri ve sektör profesyonelleriyle buluşturacağız” dedi.
“COP31 KENTİMİZ AÇISINDAN ÖNEMLİ BİR FIRSAT OLACAK”
Önümüzdeki ay ilk kez ülkemizde gerçekleşecek COP31 Programını değerlendiren Özgener, şu şekilde sözlerinde devam etti:
“Önümüzdeki ay ilk kez ülkemiz ev sahipliğinde gerçekleşecek uluslararası bir organizasyondan da bahsetmek istiyorum. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı (COP31) 9–20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da düzenlenecek. COP toplantılarında sera gazı emisyonlarının azaltılması, iklim değişikliğine uyum, iklim finansmanı ve karbon piyasalarına ilişkin önemli kararlar alınıyor, küresel iklim politikalarının yönü belirleniyor. COP31’i kentimiz açısından da önemli bir fırsat olarak görüyoruz. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği COP31 İş Dünyası Elçisi görevi kapsamında; Birlik çatısı altında farklı çalışma grupları kurulduğunu ve iş dünyamızın görüş ile önerilerinin alınmasını amaçlayan bu gruplarda, İzmir Ticaret Odası olarak aktif rol aldığımızı sizlerle paylaşmak istiyorum. Konferansta İzmir Ticaret Odası yönetim kurulu düzeyinde üç delege ile temsil edilecek. Organizasyona ayrıca kurumsal stant ile iştirak edeceğiz. Ziyaretçilerimize, “Senin Atığın Benim Hammaddem” projemizi, 2024 yılında Oda ve Borsalar arasında ilk kez gerçekleştirdiğimiz “Kurumsal Karbon Ayak İzi” projemizi, jeotermal kaynak kullanılarak üretimin gerçekleşeceği Dikili Jeotermal Isıtmalı Sera Organize Tarım Bölgemiz başta olmak üzere kentimizde devam eden tarıma dayalı organize sanayi bölgeleri projeleri ile ilgili bilgilendirmede bulunacağız. Kentimize ivme kazandıracak projelerimizi uluslararası platformlarda aktarmanın en önemli sorumluluklarımızdan biri olduğuna inanıyor, organizasyonun İzmir için, ülkemiz için verimli geçmesini diliyorum.”
84 Meslek Komitesi 2026-2030 döneminin ilk toplantılarını 9 Ekim’de gerçekleştirdi. İzmir Ticaret Odası 2027 yılı Çalışma Programı ve 2027-2030 Stratejik Planı hazırlıklarına da başlanıldığını ve yeni dönemde de üyelerimizin ihtiyaçlarını yakından takip eden, sorunlara çözüm önerileri geliştiren ve sonuçlarını izleyen bir anlayışla çalışmalarını sürdürecek Özgener, “Bu kapsamda, 2027 yılına yönelik fuar katılımları ve sektörel projeler gibi bütçeli taleplerinizin yanı sıra önümüzdeki dört yılda sektörlerinizin gelişimine, yeni pazarlara erişimine ve rekabet gücünün artırılmasına yönelik öncelikli hedeflerinizi öğrenmek istiyoruz. Odamızın yol haritasını her zaman olduğu gibi siz değerli Meclis Üyelerimizin deneyimlerinden güç alarak oluşturmayı hedefliyoruz. Görüş ve önerileriniz, Yönetim Kurulumuzun çalışma gündeminin ve Odamızın önceliklerinin belirlenmesine ışık tutacaktır” şeklinde konuştu.
İZMİR EKONOMİ ÜNİVERSİTESİ İÇİN BÜYÜK GURUR
Özgener, konuşmasına İzmir Ekonomi Üniversitesi bünyesinde eğitim gören öğrencilerin başarılarını takdim ederek devam etti.
Özgener, “Dün üniversitemizden bizlere büyük gurur yaşatan bir haber aldık. İzmir Ekonomi Üniversitemiz, Ticaret Bakanlığı tarafından yürütülen Marka Destek Programı’na İstanbul dışından kabul edilen ilk vakıf üniversitesi olarak uluslararası alanda yürüteceği projeler için toplamda 250 milyon TL’ye kadar destek alma hakkı kazandı. İzmir’in bilimsel, ekonomik ve sosyal gelişimine büyük katkı sağlayacak bu destek sayesinde üniversitemiz, küresel tanınırlığını artırmak, araştırma kapasitesini geliştirmek ve dünyanın farklı ülkelerinden nitelikli öğrenci ve akademisyenleri İzmir’e kazandırmak amacıyla 4 yıl boyunca projeler geliştirecek. Bu önemli başarıya imza atan Rektörümüz Prof. Dr. Yusuf Hakan Abacıoğlu v Rektör Yardımcımız Prof. Dr. Mehmet Efe Biresselioğlu başta olmak üzere tüm akademisyenlerimize ve öğrencilerimize teşekkür ediyoruz. Bu vesileyle birkaç güzel gelişmeyi daha izninizle paylaşmak istiyorum. Öğrencilerimiz Başak Şen, Helin Dönmez ve Yaren Şahin, genellikle 70 yaşın üzerindeki bireylerde görülen beyin kanserinin tedavisine yönelik çalışmalarıyla TEKNOFEST 2026’da ödüle layık görüldü. Kolesterolü düşürmek için kullanılan bir ilacın beyin kanserinin tedavisinde de etkili olup olmayacağını araştıran ve ilk aşamada umut verici bulgulara ulaşan öğrencilerimiz, TEKNOFEST kapsamında düzenlenen Onkolojide 3T Yarışması’nda ‘En İyi Poster Ödülü’nün sahibi oldu. Öğrencilerimizi tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz. Üniversitemizin milli tekvandocu öğrencisi Hatice Pınar Yiğitalp, 62 kilodaki genel sıralamada Avrupa’da birinciliğe, dünya genelinde ise ikinciliğe yükseldi. Katıldığı son üç şampiyonada da rakiplerini geride bırakarak altın madalya kazanan öğrencimizi tebrik ediyor, bizlere bu gururu yaşattığı için teşekkür ediyoruz. “Bir güzel haber de Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nden aldık. İletişim Fakültesi Sinema ve Dijital Medya Bölümü mezunumuz Ulviye Aleyna Sarıgül, ‘Akgün’ adlı deneysel belgeseliyle Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde ‘Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü. Mezunumuzu tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz” ifadelerini kullandı.
"CUMHURİYET BİR MİLLETİN YENİDEN DOĞUŞUDUR"
Konuşmasına 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı değerlendirerek devam eden Özgener, şu şekilde sürdürdü:
“103 yıl önce, yokluklar içinde büyük bir mücadele veren bir millet, yalnızca bağımsızlığını kazanmadı. Kendi kaderini tayin etme iradesini ortaya koydu. Geleceğini kendi elleriyle inşa etme kararlılığını tüm dünyaya gösterdi. Ve o büyük mücadelenin zaferle taçlandığı şehir, bizim şehrimizdi. İzmir’di. Bugün bu topraklarda özgürce düşünebiliyor, üretebiliyor, girişimde bulunabiliyor, geleceğe dair hayaller kurabiliyorsak; bunu Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının bizlere bıraktığı eşsiz mirasa borçluyuz. Bizlere düşen ise bu büyük mirası yalnızca korumak değil, onu her alanda daha ileriye taşımaktır. Çünkü Cumhuriyet, geçmişimizden aldığımız en büyük güç, geleceğimize karşı taşıdığımız en büyük sorumluluktur. Ve biz, bu sorumluluğun bilinciyle çalışmaya, üretmeye, İzmir’imizi ve ülkemizi daha ileriye taşımaya devam edeceğiz. Bu duygu ve düşüncelerle, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve bağımsızlığımız uğruna can veren tüm kahramanlarımızı saygı, rahmet ve minnetle anıyorum. 103 yıl önce bu millete bir gelecek armağan edenlere sözümüz var: Cumhuriyet’in ışığını söndürmeyecek, bize emanet edilen bu ülkeyi bizden sonraki nesillere daha güçlü, daha özgür, daha müreffeh bırakmak için var gücümüzle çalışacağız. Çünkü biz biliyoruz ki; Cumhuriyet, bir milletin yeniden doğuşudur. Ve o Cumhuriyet, sonsuza kadar yaşayacaktır. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.”
Sayfa başına git








