
Türkiye’de televizyon dizilerinin üretimi, sinema salonlarının birer birer kapandığı 1970li yıllara rastlar. Özel televizyonların yayın hayatına girmesiyle başlayan RTÜK’ün denetlemeleri sonucunda ise, 1990lı yıllarda, realite şovlar ve dönemin birçok program türü ekranlardan silinmiş, bu dönemde diziler ön plana çıkmışlardır. Bir başka deyişle, meydan dizilere kalmıştır. Diziler, gerek içerik ve gerekse görsellik açısından ancak, milenyumla birlikte olgunlaşmaya başlamış, günümüzde kalite açısından doruk noktalarına ulaşmışlardır. Şurası muhakkak ki, Türk televizyon dizileri, temelde, Türk Sineması’nın bir devamı, bir özeti niteliğindedir. Diziler, birden ortaya çıkmış değil, temelini bir asırlık Türk Sineması, özellikle Sinemacılar Kuşağı adı verilen, esas ürünlerini 1955-1975 yılları arasında veren bir yönetmen kuşağına dayandırır. Günümüz Türk televizyon dizilerinin başarılarının arkasında yatan sır, üretimde yararlanılan metodlara bir göz atılırsa, bunlardan birinci grubu Türk Sineması geleneğinden miras kalan unsurlar, bir diğer grubu da milenyum sonrası geliştirilen özgün unsurların oluşturduğu gözlemlenir. Bu haftaki yazımızda dizilerdeki Türk Sineması’ndan miras kalan “başarı garantili” metodlara ya da üretimdeki bariz özelliklere değinmek istiyoruz. Bunlardan en önemli üçü aşağıdaki gibidir:
BAŞLANGIÇ VE GEÇİŞ DÖNEMİ
Sinemacılar Kuşağı Etkisi: Türk televizyon dizileri, Türk Sineması’nda özellikle 1960lı ve 1970li yıllarda yapılan filmlerle paralellik arz eder. Türk Sineması’nın ‘Başlangıç’ veya ‘Geçiş Dönemi’nde işlenen konulara karşın, melodramlara öncelik veren Sinemacılar Kuşağı, filmlerini ‘Ağlat Kazanırsın’ mantığı ile üretmişlerdir. Kadın-Erkek ilişkilerinin başı çektiği bu adalı dramalarda, Sevdiğine Ulaşamama, Kara Sevda, Zengin Kız - Fakir Erkek, Fakir Kız - Zengin Erkek, sıkça tekrarlanan unsurlardır. Bu filmlerde Toplum, Aile, Örf ve Adetler, karakterlerin özgürlüklerini kısıtlayıcı unsurlar olarak yer alırken, iktidar sorunsalı, toplumsal statü bağlamında işlenir. Statü, dün, salt zenginlik olarak karşımıza çıkarken, dizilerde ise, nüfuz, tanınmış aile ya da yeraltı bağlamında kendisini gösterir. Bir başka deyişle, iktidar, dün para ile ölçülürken, bugün güç ile ölçülmektedir. Dün’ün iyi ailesi, bugünün “hayırsever mafya babasıdır”. Statü, dün meşru bir zenginlikle belirlenirken, bugün ise tanınmış bir ailenin üyesi olmakla ölçülmektedir. 1970li yıllarda yapılan “Bizim Aile” filminde milyoner fabrikatör, kızının (Itır Esen), fabrika ustabaşının oğlu (Tarık Akan) ile evlenmesine karşıdır. Gösterimi kısa bir süre önce tamamlanan “Sahtekarlar” dizisinde ise, kadın ve erkek kahramanların bir araya gelmelerini mafya yöntemleriyle engel olan kişi, tanınmış bir ailenin üyesi olan Hidayet Bakizadedir. Statü’yü görsellikte vurgulamanın bir yolu da görüntüde yer alan lüks ve müstakil konutlardır. Türk Sineması’nda zenginlik; bahçıvanları, hizmetçileri, uşakları olan villaları gösteren sahnelerle vurgulanırken, dizide Bakizade’nin nüfuzu, çevre üzerindeki etkisiyle ölçülür. Bu durum, esprili bir şekilde:“Gitti fabrikatör Hulusi Bey, geldi Bakizade Hidayet Bey!” şeklinde ifade edilebilir.
ASYA TİPİ MODEL GÖZDE
Asya Tipi Üretim Tarzı: Türk Dizileri üretim açısından incelendiğinde ilk göz önüne alınması gereken kavram ‘Asya Tipi Üretim Modeli’ ya da bir başka tanımlamayla ‘İkincil Üretim’ kavramıdır. Öncü Olmak, İcat Etmek, Mükemmeli Gerçekleştirmek gibi iddiaları taşımayan İkincil Üretim, yalnızca daha önce yapılmış bir şeyi toplumun hizmetine sunma çabasıdır. Sinemayı Türkler icat etmemiştir ama icadından kısa bir süre sonra ülkelerine getirip de, bir yüzyıl boyunca halkın en büyük eğlence aracı olmasını sağlayan, Türklerdir. Tanımı, bir başka ülkeden, İtalyan Sineması’ndan bir örnekle pekiştirmek isteriz. 1950li yıllarda, Epik Filmler, Hollywood Sineması’nın, mükemmel örneklerinden yılda yalnızca birkaç tane ürettiği bir türdü. Oysa, İtalya’da üretilen yüzlerce Mitolojik ya da Klasik Epik, türün başarılı örneklerinin izinden giderek seyirciyi tatmin edecek sayıya ulaştı. İkincil Üretim’in bir özelliği de, az sayıda üretilebilen büyük yapımların yüzlercesini üretmek, kaliteden çok, kuantite’nin önemli olduğu ortamlarda işlevini sürdürmektir. İşte, Türk Sineması, tarihi boyunca daha önceki birçok buluşu toplumun hizmetine sunan bu anlayışın etkisinde kalmış, aynı üretim tarzı, zamanla dizilere de yansımıştır. Dolayısıyla, bu dizilerde önemli olan Sanat Yapmak değil, izleyiciyi birkaç saat ekran başında tutmak olacaktır.
TERCİHTE DİKKAT ÇEKİCİ NOKTA
İzleyicinin Yerli Yapımları Tercihi: Dramatik film üretiminde dikkati çeken bir nokta, ülke sinemalarının, üretildiği ülkelerde izleyicinin daima bir numaralı tercihi olması, ya da bir başka değişle, yerli yapımlar için her zaman bir kota bulunmasıdır. Finlandiya’da yapılan bir film, Amerikalı izleyici için bir şey ifade etmeyebilir ama, Finlandiya’da sinema salonlarını tıka basa doldurma gücüne sahiptir. Nasıl ki bir sınai ürünün yüzde yüz yerli malı sloganıyla pazarlanması ona bir avantaj sağlıyorsa, izleyici de, kendi ülkesinin konularını, oyuncularını beyazperde’de görmek istemekte, eserin yerli birikim ve emekle yapılmış olmasını kendi başarısı gibi algılamakta, ona bir avantaj tanımaktadır. İlginç bir şekilde Aile, Türk örf ve adetleri, geleneksel aile değerleri, namus, şeref gibi unsurları sıklıkla işleyen bu dizilerin seyredildiği ülkeler, adına Güney Ülkeleri denilen, Kuzey Ülkelerine göre daha tutucu olan, sözgelimi Türk Dünyası gibi Türk değerleriyle yetişen ülkeler olduğuna şahit oluyoruz. Türk Sineması’nın da geçmişine bir göz atıldığında, gerek Kurtuluş Savaşıyla ilgili filmlerdeki vatan, millet, özgürlük gibi manevi duygulara ağırlık verilişi, gerekse Köy Gerçeğini yansıtan filmlerdeki baskıcı çevrenin tutucu bir geleneği yansıttığı bariz bir şekilde görülmektedir. Haftaya, dizilerin Türk Sineması’ndan bağımsız olarak geliştirdiği özgün ve çağdaş unsurlara değineceğiz.
Sayfa başına git







