Marsilya, Fransa’nın en güzel şehirlerinden biri, tıpkı İzmir gibi…
Fransa’nın üçüncü büyük şehri, yani İzmir gibi… Ve bir liman şehri ve de Fransa’nın prensesi…
Uçaktan inip şehir merkezine giderken önce çarpık, daha sonra modern biralarla sarılı bir şehir görüyorsunuz, liman da size boylu boyunca eşlik ediyor…
Tatlı bir esinti var havada, yüreğinize yaşama sevinci katıyor.
Marsilya bir Güneyli, Akdeniz iklimine sahip, sıcacık ama cesur bir şehir…

Ozanların “Aşkın şehri” diye nitelediği, müzisyenlerin bu aşkın nağmeleriyle beste yaptığı, oyuncuların en çok film çekmek istediği Marsilya, Fransa’nın en çok göç alan ama buna karşın, nüfusunu 2 milyonla sınırlandıran bir güneş kenti…
Bu şehirde denizle karanın büyüleyici buluşmasına, tekneler, yatlar ve gemiler eşlik ediyor.
Şöyle bir bakınca, Marsilya adeta bir yat cenneti…
Sokaklar daha çok gençlerin hakimiyetinde… Caddeler, kafeler hep genç insanların buluşup toplaştığı yerler… Müzik dinleyip çalıyorlar ama yüzler pek mutlu değil…
İşsizlik büyük boyutlarda… Gerginlik şehre bulaşmış…

O gül yüzlü prenses hüzünlü…
68 gençliğini hatırlıyorum, o zaman çocuktum. Önce Paris’te üniversiteli gençler ‘devrim’ diyerek ayaklanmış, “İmkansızı iste” sloganları atıyordu.
O slogan dünyaya yayıldı, bize de…
Şimdi ise slogan farklı: “Çatım akıyor, onar. Ya da bana ev ver, iş ver.”
Fransız gençliği devrimle hesaplaştı, şimdi tek adamların dünyayı yönettiğinden, bağımsızlıklarını kaybettiklerinden, demokrasinin zarar gördüğünden endişeli…
Eğitimde eşitlik, çalışacak bir iş, barınacak bir ev istiyor, kapitalizmi reddediyorlar.

Olayların en çok yaşandığı şehir Marsilya… O yüzden sürekli yasak geliyor şehre…
Önce çiftçiler ayaklanmıştı Fransa’da, şimdi de gençler…
Direniş ciddi boyutlarda, önü alınamayacak gibi görünüyor.
Benzer sorunlar bizde de yok mu, var. 8 milyon gencin iş aradığı bir ülkede yaşıyoruz. Fransız gençlerinin talepleri, bizde de yok mu?…
Demek ki, hiçbir ülke göründüğü gibi değil…
İçten içe kaynıyor.
****
Marsilya’da Müslüman mahallesi de var, Afrika mahallesi de… Birçok Türk dükkanı gördüm, o da cabası…
Ülkemizden insan manzaraları buralarda da var…
Fransa, tarihte Afrika’da birçok ülkeyi sömürgesi yaptığı için, şimdi o ülkelerin çocukları Fransa’ya göç etmiş… Her yerde Tunuslu, Faslı, Cezayirli görmek mümkün…
Türkler de azımsanmayacak sayıda…

Yani Marsilya’ya şöyle bir bakınca, Fransızlardan çok göçmenlerin yaşadığı bir şehir konumunda…
Ancak bizdeki gibi şehirler, göç bombardımanına tutulmadığı için nüfus kontrol edilebilir düzeyde… 2 milyon kişiyle sınırlı…
Böylece kentin ana yapısı korunuyor, öyle her önüne gelen kaçak inşaat yapamıyor, kaçak kat çıkmıyor.
İnsanlar özgür görünse de, kent disiplini var. Herkes buna uyuyor.
***
Marsilya’ya dostlarımızı ziyarete gelmiştik eşimle… İki emekli, aylar öncesinden Euro biriktirip planlarımızı yaptık.
Benim için de unutulmaya yüz tutmuş Fransızcamı geliştirmek için de büyük bir fırsattı bu gezi…
Sağ olsunlar bizleri hava limanında karşıladılar. Önce gün boyu bir Marsilya turu, sonra da Konak-Karşıyaka körfez turu benzeri bir gemi turu, sonra da 2 saatlik bir yolculukla, yaşadıkları yere Ales’e doğru uzandık.
Bu sevgi dolu çifti size tek tek tanıtacağım, birini zaten yakından tanıyorsunuz, diğeri ise sürpriz…
Yol boyunca gördüklerim, bizimkilerden farklı değil… Özelleştirilmiş ancak devletin sıkı denetimindeki çevre yolları kentlerin etrafını sarmış…
Zaten burada her şey özelleşmiş… Devletin denetimden başka hiçbir yaptırımı yok.
Bizlerde adım başı olan marketler, orada tek tük… Kentin dışında gros marketler alışverişe açık.

Kent içinde dükkanlar var ama saatli… Saat 13.00’e gelince çoğu kapatıyor. Bizdeki eczaneler gibi, nöbetçi mağazalar var. Mesela her yerde sigara satılmıyor, belli büfelerde.
Sigara ateş pahası.. Bizde en kötü 120 lira olan sigara orada 850 lira…
Geçim sıkıntısı insanları eve kapamış… Gıda pahalı, benzin pahalı… Pandemiden sonra fiyatlar almış başını gitmiş… Fransızlar bizden daha iyi kazanıyor belki ama onlar da pahalılıktan çok şikayetçi…
Öyle her yerde yiyecek büfesi yok. Onlar da gündüz belirli bir saatte kapanıyor, kafeler, restoranlar gibi…
Saat 19.00’da açılıyorlar, ondan önce kıvransan lokanta bulamazsın.
***
Senem Diyici’yi tanırsınız… Ünlü müzisyen ve ressam… Sanatseverler onu caz-rock ile geleneksel Türk müziğini harmanlaması ve doğa sesleriyle ortaya çıkardığı müzik tarzıyla tanıyor.
Eserleri daha çok halk müziği ezgileri taşıyor, “Takalar” en ünlü albümü… 80’li yıllardan bu yana Fransa’da yaşıyor. Bu yaklaşık 50 yıllık süreçte, Anadolu kokan eserleri Fransızlara sahnede Türkçe söyleyerek tanıtmış bir isim…
Geçtiğimiz günlerde İstanbul Caz Festivali’nde düzenlenen törenle “Yaşam boyu onur ödülü”nün sahibi oldu. Görseniz ne mutlu…
Eşi Serge Marianni, İzmir hayranı bir Fransız… RTL’in Fransız radyosunda programlar, haber bültenleri hazırlamış bir gazeteci… Tam bir Paris beyefendisi…

Serge Marianni, Senem Diyici, Carla ile eşim Şükran ve ben dopdolu 6 gün yaşadık Fransa'nın güneyinde...
İşte bu iki güzel insanın konukları olduk Marsilya gezimizde… İkisinin de yaşamlarında olağanüstü başarıları ve ortak tutkuları İzmir var.
Bir de Carla ile tanıştık, Senem hanımın kızı… Çok cici, sempatik, sevgi dolu bir insan…
Onları köşe yazımdan birkaç gün sonra yayınlayacağım röportajlarla sizlere daha yakından tanıtacağım.
***
Dostlarımızın yaşadığı Saint Christol-les-Ales , Fransa’nın güneyinde yer alıyor. Marsilya’ya iki saat uzaklıkta bir köy…
Şirin, keyifli ve çok sessiz bir yaşam merkezi…
Sakin insanlar… Kimsenin kimseyi etkilemek gibi, hava atmak gibi bir dertleri yok.
Evleri de öyle… Güneşin doğuşunu ve batışını keyifle izlemek için bu köye bir uğrayın derim.
Dostlarımızın burada çok sade bir yaşam kültürleri var. Diğer komşuları gibi… Evde televizyonu ara ki bulasın… Kaldığımız süre boyunca hiç açılmadı, izlenmedi… İzbe bir köşede öyle duruyordu.
Günleri kitap okumakla, köyde tur atmakla, kahve içmekle, güncel olayları tartışmakla, dedikodunun yer almadığı, kimsenin kimseyi eleştirmediği, her akşam sofralarında eksik etmedikleri şarap içmekle geçiyor.
Tüm köy o şekilde yaşıyor diyebilirim.

Senem Diyici ve Serge Marianni'nin evleri çok şirin... Köyün tam ortasında, yeşillikler içinde...
Bir akşam yan komşularına misafir olduk. Orada da aynı… Küçücük radyo gibi bir televizyon o kadar. Daha çok müzik dinleniyor, okudukları kitaplar anlatılıyor, sanat aktivitelerinden söz ediliyor.
Politika tartışmak neredeyse olmadı. Yüksek sesle konuşmak, laf yetiştirmek, laf sokmak da yoktu.
Yaşları 80’i aşmış ancak hala dinç, sevgi dolu bir çift… Çift diyorum ama evli değiller, birlikte yaşıyorlar.
Sırrını sordum: “Birbirimize duyduğumuz güven” dediler.
Hayatlarının 60 yılı birlikte geçmiş, inanın bana aşkları hala ilk günkü gibi.

Gıptayla izledik onları.
Onlar “toplumsal bilinci” benimsemiş bir topluluğun çocukları.
***
Serge cana yakın, coşkulu bir insan… Bizleri hiç bırakmadı, enerjisi müthişti.. Sabah-akşam bir yerleri gezdirdi bize…
Araç sürmekten hiç yılmadı, yorulmadı. Bizleri nereye götürse, kenti anlatırken yaşadığı gururu hissettim.

Fransa’nın güney bölgesi, tarihsel bir alan… Birçok mücadeleye, Haçlı savaşlarına tanıklık etmiş Vezenobres gibi köyler var buralarda…
Birkaç gün içinde kısa aralıklarla gezdiğimiz kentleri ise şöyle sıralayabilirim:
Vezenobres, Ales, Anduze, Arles ve Dikili’ye benzettiğim tatil beldesi Maries de La Mer, Camargue, Saint-Ambroix ile Uzes…
Her bir kent tarihsel izler yaşıyor.
Kiliseler, kaleler, şatolar aynen korunmuş… Örneğin iki bin nüfuslu Vezenobres’da, Ortaçağ’dan kalıp restore edilmiş evlerle yaşayanlar gördüm. İnanılmaz.
Daracık sokaklar, keyifli kafeler, itiş kakışın olmadığı alışveriş alanları, resim ve heykel gibi, tiyatro-bale gibi aktivitelerin yaşandığı tarihi sanat merkezleri bu kentlerin can damarı…
Fırat bulursanız, mutlaka gidin görün derim. Yurt dışı gezilerinde amaç; bilinen, tanıtımı yapılan, google’da sayfa sayfa anlatılan şehirleri değil, bilinmeyen, kıyıda köşede kalmış kentleri yaşamanız…
Çünkü yolculuk yaptığınız ülkenin gerçeklerini sizlere bu kentler gösteriyor, ambalajlananlar değil.
Zaman olsaydı, birkaç saat uzaklıktaki Nice ve Monaco’ya gitmeyi planladık ama kısmet değilmiş… Çünkü ulaşım sıkıntılı... Bizdeki gibi çeşit çeşit ulaşım araçları yok...Bu yüzden o şehirler de başka sefere kaldı artık..
Sokaklarda kedi köpek yok, evlerin pencelerinde tek tük... Ancak bu durum birilerine yani farelere cesaret vermiş, zaten eski olan evlerin çoğunda sıçan baskınları yaşanıyor.
Doğanın dengesi bozulunca...
***
Sevgili dostlarımız sayesinde Fransa’nın bilinmeyen noktalarına yaptığımız yolculuklarla ilgili birkaç notu paylaşmak istiyorum sizlerle:
Fransa yalnızca başkent Paris değil, çok renkli, çok nitelikli şehirleri var. Ancak insanlar, özellikle pandemiden sonra yaşanan süreçte, ekonomik olarak yıkım yaşamışlar. Her şey çok pahalı… Evet belki bizden daha çok para geçiyor ellerine ama hayat pahalı olunca tadını çıkaramıyorlar. Burada, her şehirde bit pazarları var, bizdeki gibi… Ve bana inanın tıklım tıklım… Kullanılmış eşya alıyorlar. Bu da ne kadar zorda olduklarının işareti.
***
Sanayi, teknoloji ve dijitalleşme alanında aramızda uçurum yok. Hatta biz onlardan çok daha ileriyiz. Yaşam kalitesi, bize göre daha cazip daha bağımsız görünebilir ama toplumsal ilişkiler yönünden daha içe dönük bir yapıya sahipler… Laçkalaşmış ilişkiler yerine daha yalnız yaşıyorlar. Kimsenin kimseye zararı yok. Bizim gibi milliyetçi damarları var elbet ama daha bilinçli bir tavır sergiliyorlar. Örneğin her şeyi denetliyor, sorguluyorlar. Örneğin gıdada sağlığa aykırı olan her şeyi yetkili kurumlara şikayet ediyorlar. Kadercilik yok.
Yazımın başında da belirttiğim gibi en büyük sorun işsizlik ve geçim sıkıntısı… Bizim gençlerin “Fransa’ya kapağı atarsam, hayatım kurtulur” rüyasını hiç görmesinler. Fransa bizden beter.
Marsilya havaalanında pasaport kontrolü için beklerken, nredeyse hiç Fransız görmedim diyebilirim. Tunuslu, Mısırlı, Cezayirli, Arap ve Türklerle doluydu. Doğrusu hiç yabancılık çekmedim.
Burada tanık olduğum ve imrendiğim şey, kitapevlerinin çokluğu… Her kentte, tarihi mekanlara yerleştirilmiş kütüphaneler, sergi salonları, sanat merkezleri var. Kitapçılar sıra sıra… Herkes elinde kitap, okuyor. Yani burayı teknoloji daha yıkamamış… Hayat hiç abartılı değil, aksine zorlu… Bu yüzden eldekilerinin değerini biliyorlar. Bizdeki gibi elde cep telefonu sosyal medyayı da izleyenler var ama kitap okumak ibadet gibi burada… Bu yüzden sanata, sanatçıya değer var. Bu yüzden, yaşamsal zorlukları kitap okumakla aşıyorlar bence..
Daha bilinçli, daha dirençli bir kitle.
Son olarak şunu eklemek isterim: Burada sıra sıra restoranlar, lokantalar yok. Gastronomi turizmi diye bir şey tanımıyorlar. Oysa mutfakları ve çeşit çeşit peynirleri ve mezeleri çok ünlüdür. Restoranlar günün 5 ya da 6 saati açık. İnsanı rahatsız eden çığırtkanlar da olmayınca, daha huzurlu bir kette yaşamanın özgürlüğü var burada...
Yazımın başında da belirttiğim gibi Marsilya’ya baktım İzmir’i gördüm.
Hiç de abartmıyorum.
İkisi de tarihi ve turistik özellikleriyle benzer, iki dünya şehri… İkisi de prenses.
Değer vermek, korumak ve yaşamak gerekir, gurur duyarak...
-----------
31.10.2026
Hürol Dağdelen
[email protected]