İzmir'de Son Dakika
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Kuşluk ve ikindi: Kaybettiğimiz iki öğünlük hayat
Nurhayat Talay
YAZARLAR
16 Aralık 2025 Salı

Kuşluk ve ikindi: Kaybettiğimiz iki öğünlük hayat

Atalarımızın Sofrasını, iki öğünle gelen bilgeliği kaybedeli neredeyse bir asırdan fazla oluyor. Tarih boyunca Türkler, sade ve disiplinli bir beslenme kültürüne sahipti. Orta Asya’dan göç eden atalarımız, göçebe hayatın zorluklarında günde sadece iki öğünle yetinmeyi öğrenmişti: Kuşluk vakti, yani sabahın ilerleyen saatlerinde alınan hafif bir brunch benzeri yemek ve ikindi sonrası, gün batımına yakın bir akşam yemeği.

 

İki öğünlük hayat tarzı alışkanlığı Selçuklu’dan Osmanlı’ya kadar uzanırdı. Saray kayıtlarına göre, padişahlar bile sabah namazından sonra, saat on-on iki arası bir kahvaltıya benzer öğünle güne başlıyor, akşam namazından hemen sonra ise hafif bir sofraya oturuyordu. Bu, hem sindirimi rahatlatıyor hem de bedeni günün ritmine uyduruyor, fazla yük bindirmeden, doğal bir dengeyle beslenmeyi sağlıyordu.

 

 Osmanlı mutfağının incelikleri, bu iki öğün geleneğini daha da somutlaştırır. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde bile bahsedilir; halk, öğle öncesi bir kırk lokma ile idare eder, akşamı ise ailece paylaşırdı. Et, pilav, sebze ve yoğurt ağırlıklı bu sofralar, abur cubur kavramından uzaktı.

MODERN DİYETİN ATASI

 

Beslenme uzmanları bugün, bu modelin aralıklı oruç benzeri faydalar taşıdığını söylüyor: Sindirim sistemi dinleniyor, metabolizma hızlanıyor. Atalarımız, farkında olmadan modern diyet trendlerini yaşıyordu – kuşluk öğünü enerji verirken, ikindi yemeği tokluğu geceye taşıyordu, yatmadan en az üç-dört saat önce sofrayı kaldırıyorlardı. Peki, akşam yemeğini belli bir saatten sonra uzatmanın zararı ne? Bilimsel araştırmalar net: Saat yedi-sekizden sonra yemek, vücudun sirkadiyen ritmini bozuyor. Harvard Tıp Fakültesi’nin bir çalışması, geç saatlerde yemenin obezite riskini yüzde yirmi artırdığını gösteriyor. Neden mi? Gece metabolizma yavaşlıyor; kaloriler yağ olarak depolanıyor, insülin seviyeleri yükseliyor ve tip iki diyabet kapıda beliriyor. Üstelik, uyku kalitesini düşürüyor – midesi dolu yatmak, reflüye yol açıyor, derin uykuyu engelliyor. Bir başka araştırma, gece atıştırmalarının beyin fonksiyonlarını bile etkilediğini, hafızayı zayıflattığını ortaya koyuyor. Kısaca, akşam sekizden sonrası, bedenin kapalıyız sinyali verdiği saatler. Bu zararlar, sadece bireysel değil, toplumsal bir yük. Gece vardiyalı çalışanlar veya TV karşısında abur cubur peşinde koşanlar, fark etmeden kronik yorgunluğa ve kilo alımına davetiye çıkarıyor. Düşünün: Bir dilim kek veya bir avuç cips, ertesi günün enerjisini çalıyor, bağışıklığı zayıflatıyor. Oysa atalarımız, ikindi sofrasını erken kaldırarak, sindirimin geceyi rahat geçirmesini sağlıyordu. Bu bilinç, sadece uzun ömür değil, zinde bir halk demekti – Osmanlı ordularının dayanıklılığı, kısmen bu disiplinden geliyordu. Ne yazık ki, modern hayat bu mirası erozyona uğratıyor.

 

ÖĞÜN FAZLALIĞI METABOLİZMAYI ÇÖKERTİYOR

 

 Kentleşme, fast food zincirleri ve ekran bağımlılığıyla, Türk sofraları üç-dört öğüne, hatta gece yarısı atıştırmalarına kaydı. TÜİK verilerine göre, son yirmi yılda obezite oranımız yüzde otuzdan fazla arttı – gençlerde bile. Eskiden kuşluk ve ikindiyle yetinen halk, şimdi akşam sekiz-on arası aile yemeği diye geç saate sarkıyor, üstüne bir de tatlıyla bitiriyor. Pandemiyle hızlanan ev-ofis düzeni, bu alışkanlığı pekiştirdi; kahve arası atıştırmalıklar, akşamı unutturdu. Metabolik sendrom vakaları çoğalıyor, gençler erken diyabetle boğuşuyor. Bu kayıp, sadece sağlık değil, kültürel bir yara. Atalarımızın sade sofrası, paylaşım ve ölçüyü simgeliyordu – fazla yemek, israf olarak görülürdü. Bugün ise reklamlar, büyük porsiyon diye teşvik ediyor. Oysa bilim, iki öğün modelini doğruluyor: Aralıklı beslenme, kilo kontrolü sağlıyor, kalp hastalıklarını azaltıyor. Türkler olarak, bu geleneği yeniden canlandırmak, hem bireysel hem ulusal bir zafer olurdu. Sonuçta, akşamı erken kapatmak bir lüks değil, gereklilik. Kuşluk ve ikindi sofralarına dönmek, atalarımızın bilgelik mirasını geri kazanmak demek. Hadi, bu akşam saat yedide sofrayı kaldıralım – yarın daha hafif, daha enerjik uyanmak için. Belki de en güzel gelenek, unuttuklarımızı hatırlamaktır.

NE ZAMAN KAYBETTİK

 

Şimdi asıl mesele şu: Türkler bu düzeni nerede kaybetti? Modern hayatla birlikte akşam sekiz, dokuz, hatta on gibi hafif geç diye başlayan yemekler, gece yarısı pideye, lahmacuna, dönerci kuyruğuna dönüştü. Cep telefonları, ışık kirliliği, ofis çıkışı trafiği, hepimiz birazdan yatacağım deyip saatlerce uzattık sofrayı. Sonra bir baktık, bel çevresi +5 santim, uykudan önce mide şiş, sabah kalktığımızda ise neden yorgunum diye soruyoruz.

Eskiden akşam yemeği, güneş batarken bitermiş; şimdi film kanalları açılıyor, sadece bir bölüm derken patlamış mısır, çerez ve gazlı içecekler, meyve tabaklarıyla koltukta bayılıyoruz.

 

 Sağlık Bakanlığı verilerine göre, son on yılda obezite oranı yüzde doksan artmış-büyük kısmı akşam yemeğinden sonra gelen yatmadan atıştırmalıklardan. Üstelik, eskiden aile sofrası akşamın sonu demekti; şimdi bireysel koltuklarda, telefonla sipariş veriyoruz. Toplumca sabah insanı olmaktan gece kuşuna geçtik. Hâlâ Türküz ama midemiz yabancılaştı sanki. Belki de en büyük kayıp, o iki öğünle gelen dinginlik. Minimalıst bir yaklaşım olan kuşlukta doymak, ikindiyle yetinme kaybettiğimiz en önemli değer. Bugünse akşam yemeği diye bir kavram yok, akşam yemeği + gece atıştırması + erken kahvaltı üçlüsüne dönüşmüş durumda.

 Sağlık Bakanlığı verilerine göre, son on yılda obezite oranı yüzde doksan artmış. Bunun büyük kısmı akşam yemeğinden sonra gelen yatmadan atıştırmalıklardan kaynaklanıyor. Üstelik, eskiden aile sofrası akşamın sonu demekti; şimdi bireysel koltuklarda, telefonla sipariş veriyoruz. Toplumca sabah insanı olmaktan gece kuşuna geçtik. Hâlâ Türküz ama midemiz yabancılaştı sanki. Belki de en büyük kayıp, o iki öğünle gelen dinginlik. Kuşlukta doymak, ikindiyle yetinmek… bir nevi minimalizm. Bugünse akşam yemeği diye bir kavram yok, akşam yemeği + gece atıştırması + erken kahvaltı üçlüsüne

döndük.

Doktorlar uyarıyor: Akşam yemeğini sekizden sonra yersen, vücut uyku moduna geçerken hâlâ sindirmeye çalışıyor-hormonlar şaşar, şeker yükselir, ertesi gün baş ağrısı. Oysa eskiden, kuşlukta yenen çorba, peynir, zeytin; ikindideki yoğurtlu kebap-vücut hem neşeleniyor hem erken yatışa hazırlanıyordu. Hatta bazı kasabalarda gece sofrası kapatılır geleneği varmış, camilerden duyururlarmış: Akşam ezanıyla çay, bitince yatak. Ne kadar sade, değil mi?

Atalarımız iki lokmayla dünyayı fethetti, biz üç koltuk ötedeki çiğköfteci ya da dönerciyi.

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Facebook Twitter Instagram Youtube
GÜNCEL TÜRKİYE POLİTİKA EKONOMİ YEREL YÖNETİMLER DÜNYA YAZARLAR FOTO GALERİ VİDEO GALERİ ASAYİŞ SAĞLIK KÜLTÜR SANAT MAGAZİN SPOR RÖPORTAJLAR GENEL
Masaüstü Görünümü
İletişim
Künye
Hakkımızda
Copyright © 2026 İzmir'de Son Dakika