Yeni Asır’ın sevimli spor muhabiri Muhittin Akbel anlatıyor: “Yeni Asır'daki anılarımı derlesem, roman olur, roman... Çünkü orada 31 yılım geçti. Hem spor servisinde, hem yazı işlerinde çalıştım. Muhabirlik de yaptım, müdürlük de... Bugün meslekte hatırı sayılır biri olduysam, bu, Yeni Asır sayesindedir. Asla inkar edemem.

Fakat orada çok çileli günlerim de oldu. O kısmını unutmak için hala uğraşıyorum. Sanırım, ben ölünceye kadar çektiğim çileler hafızamdan çıkmayacak. Bana o çileleri çektirenlerin de hep kulaklarını çınlatacağım.
Ben esas, güzel anıları konuşuyorum eş dost sohbetlerinde... İki unutulmaz anımı anlatmakla yetineceğim.
YENİ ASIR’DA BİLGİSAYAR VARDI
Türkiye'de hiçbir gazetede bilgisayar yokken, Yeni Asır'da vardı. 1982 Kasım'ında getirilen, kurulumları yapılan Hastech marka bilgisayarlar için gazetede kurs düzenlendi. Kadrolu herkes kursa alındı. Fakat beni kursa almadılar.
Neden? Çünkü henüz kadrom yapılmamış. Sayısız manşet üretmişim, sayısız röportaj yapmışım, ödüller kazanmışım ama kadroya bir türlü girememişim. Bilgisayarın nasıl kullanıldığını öğrenmek istiyordum fakat bu isteğimi kimseye kabul ettiremiyordum. Kurs talebim reddedildi.
Sağolsunlar, Spor Servisi'nin kıdemlisi arkadaşlarım Nejat Kabay ve Levent Tüzemen, kursta öğrendiklerini bana aynen aktarmakta tereddüt etmediler. Kursa gitmiş kadar oluyordum.
PATRONUN EMRİ
Kurslar başlayalı bir ay falan olmuştu, değerli büyüğüm Gürkan Ertaç, müdürümüz rahmetli Şevket Özçelik'in talimatını bana iletmek üzere görevlendirilmiş. Gürkan ağabey, bana şu bilgiyi verdi:
"Muhittinciğim patronun emri var, seni işten çıkarmak zorundayız. Çünkü bilgisayarlar, onun için çok değerli. Profesyonel olmayanların işten çıkarılmasını istiyor. Üzgünüm."
Dilim tutuldu, güçlükle "Bilgisayar kullanmayı biliyorum" diyebildim kekeleyerek... Ne çare... İşe girişim olmamıştı ama işten çıkarıldım! Bir tuhaf durumdu ama sokağa atıldığım, bir gerçekti.
Aradan bir hafta falan geçmişti ki, kebapçı kedisi gibi Yeni Asır'ın çevresinde dolaşırken, karşıma rahmetli Selamettin Bayındır ağabeyimle değerli Erol Yaraş ağabeyim çıktı. Biri sporda yılların tecrübesi, diğeri fotoğraf alanında büyük bir usta... Selamettin ağabey, gazetede görünmediğimi, nerelerde olduğumu sordu. "İşten çıkarıldım ağabey, haberin yok mu?" dedim. Yokmuş!
İşten çıkarılış sebebini sordular, "Bilgisayarları bozmamdan korkuyorlarmış. Oysa ben bilgisayarı kullanmayı, bilgisayarda haber yazmayı çok iyi biliyorum" yanıtını verdim. İki büyüğüm de, "Yarın gel, senin bir denemeye alınmanı isteyelim" diyerek gönlüme su serptiler.
TEPEMDE DİNÇ BİLGİN
Ertesi gün gazeteye gittim, bir bilgisayarın başına oturtuldum. Tepemde spor servisinden büyüklerim ve patronumuz Dinç Bilgin... Patron, dosya açmamı istiyor, açıyorum. Haberi kopyalamamı, kaydetmemi, üzerinde değişiklik yapmamı istiyor, hepsini yerine getiriyorum.
O kadar güzel kullandım ki... Hatta pek çok kişinin bilmediği işlemleri bile bilgisayarda yaptım. Dinç Bey, hem bilgisayarı iyi kullanmam, hem de klavyeyi çok hızlı kullandığımı görünce, sert bir ifadeyle büyüklerime fırça attı:
"Bu çocuk, kursa katılmadığı halde bilgisayarı sizden iyi kullanıyor. Muhittin hemen işe alınsın!"
Bu talimatla birlikte, bir haftalık aradan sonra tekrar işe başladım. Dünyalar benim olmuştu. Meslek hayatımın önemli mihenk taşlarından olan bu olayı, hayatım boyunca unutamam. Eğer karşıma Selamettin Bayındır ve Erol Yaraş tesadüfen çıkmasaydı... Bilgisayarı kullanmayı öğrendiğimi patronumuz Dinç Bilgin'e anlatıp ikna etmeseydi... Bilgisayarın başına geçip hünerlerimi gösteremeseydim... Spor Servisi'ndeki arkadaşlarım Nejat Kabay ve Levent Tüzemen bana bilgisayar kullanımının püf noktalarını öğretmeseydi...
Ben belki de gazeteci olmayacaktım, üzüntüden başka bir mesleğe yönelecektim. Rahmetli Selamettin ağabeyimi rahmetle, Erol Yaraş ağabeyimi, Nejat ve Levent arkadaşlarımı saygıyla anıyorum.
TEK SÜTUNLUK HABERE BİR MAAŞ PRİM
Bir anımı daha anlatmak istiyorum izninizle... Dinç Bilgin, doğru haberciliği destekleyen bir patrondu. Kültürpark Tenis Kulübü'nden bir haber yapmıştım. Kulübün genç takımı, Ankara'da finallerde kaybetmiş, çocuklar da kaybettikleri için üzülmek yerine gülüp eğlendikleri için cezalandırılmıştı. Cezaları, kortlara alınmama şeklindeydi. Yani, antrenman için bile kortlara giremeyeceklerdi. Yasak, bir hafta sürecekti.
Bu cezanın verildiği sırada kulüp, Veteranlar Turnuvası düzenledi. Haberim, tek sütunda değerlendirildi. Başlık şöyleydi: “Kortlar, 40'lıklara kaldı..”
Vay sen misin bu başlığı atan! Kültürpark Tenis Kulübü'nün yönetici ve pek çok üyesi, çok yakından tanıdıkları Dinç Bilgin'i telefon yağmuruna tutar, beni şikayet eder.
O dönemki müdürüm Gürkan Ertaç ağabeyim, çok sıkıntılıydı. "Muhittin, seni patron çağırıyor. Şu tenis haberiyle ilgili olarak seninle konuşmak istiyor" dedi. Patronun odasına giderken, ayaklarım da geri geri gidiyordu. "İşten atıldım oğlum. Patronun arkadaşlarını kızdırmayacaktın" diyordum kendi kendime... Neyse... Dinç Bilgin, beni ayakta karşıladı, masasının önündeki koltuklardan birine oturdu, bana da karşısındaki koltuğa oturmam için işaret verdi.
"Şu haberi bana bir anlatsana... Herkes beni arıyor. Milletin damarına basmışsın. Başlıktaki 40'lıklar ifadesi, çok ağırlarına gitmiş" dedi, kaşları çatık bir şekilde...
Kendimi aynen şöyle savundum: "Efendim, Ankara'daki turnuvada şımarıklık yaptıkları için 15-16 yaşlarındaki çocuklara ceza verdiler. Bir tenisçi, antrenman için kortları kullanmak zorunda. Korta girmemelerine yönelik ceza çok ağır. Bir futbolcu kırmızı kart görür, o hafta oynamayacağı halde yine antrenmanını yapar. Çocukların olmadığı dönemde Veteranlar Turnuvası düzenlenince, böyle bir haber yapmak durumunda kaldım. Bir hatam varsa...."
Sözümü kesti Dinç Bilgin: "Ne hatası evladım, çok da güzel bir haber yapmışsın. Aferin sana. Senden hep böyle gündem yaratacak haberler yapmanı istiyorum."
Yüzümde kocaman bir gülücük belirdi. Dinç Bey de gülümsedi. Bana çay söyledi. Birlikte çaylarımızı yudumlarken, telefona sarıldı. Rahmetli Feyyaz Gülmen, rahmetli Hayri Yorgancıoğlu ve ismini unuttuğum iki kişiyi daha aradı.
Onlara tatlı sert bir üslupla şöyle dedi: "Kardeşim, çocuk doğru haber yapmış. Neden rahatsız oluyorsunuz? Tenisçi çocuklara öyle ceza mı verilir? Unutun o haberi, beni artık rahatsız etmeyin. Akşam hepimiz beraber olalım, yemek yiyelim. "
Son telefonu, İdare Müdürümüz rahmetli Melih Yalman'a açtı: "Melih, Muhittin Akbel şimdi sana geliyor. Ona bir maaş ikramiye verelim."
Tek sütunluk habere, bir maaş ikramiye!
Gazetecilikte benden başka tek sütunluk haberden ötürü ödüllendirilen bir başka gazeteci yoktur herhalde.”
Yaşar Aksoy’un notu: Muhittin’cim hatıralarını kelimesine dokunmadan yayınladım. Seni çok seviyorum. Öptüm seni. Sen de, kedini öp.