Ufuk Güral, 1980’nin son yıllarında Yeni Asır’ın Dış Haberler servisi’nde çalışmaya
başlayan daha sonra benim yönetmenliğini üstlendiğim “Weekend” isimli hafta sonu
dergisinde birlikte emek verdiğimiz epey farklı ilginç bir arkadaşımızdı.
Ufuk; aydın, disiplinli, planlı çalışan, geleceğe ait ütopyaları olan, ufku geniş, evinde
bir özel müzik stüdyosu olan ve özgün besteler yapan bir genç arkadaşımızdı.
İzmirliydi ve köklü bir aileden geliyordu. Sululuk, kaytarma, ortalığı bulandırma, ben
merkezci gibi klasik gazetecilik reflekslerinden çok uzakta sessiz bir arkadaştı.
Donanımlıydı, ama donanımını sergilemekten çekinirdi, ama bakışlarıyla çevresindeki
kişi ve olayları küçümsediğini hissederdim, çünkü farklıydı, başka bir uzaya aitti diye
düşünürdüm. Ama güvendiği bir kişi aklına yatan bir proje sunduğu bir ortamda
başaramayacağı medya veya sanat olayı yok gibiydi. Güvenmediği kişiye ise kılını
bile kıpırdatmazdı.
Ufuk, gazetemizden ayrıldıktan sonra İzmir dışındaki bir kentin Güzel Sanatlar
Fakültesi’nde Sinema Bölümü öğretim görevlisi oldu. Zaten hayata kamera gözünden
bakar gibi bakardı.
KAMERAYA TAKILANLAR
Bu çalışmam için, Yeni Asır hakkındaki geçmişte kalan gözlemlerini istedim. Bana
kendine özgü şunları yazdı, tıpkı kameradan bakar gibi her şeyi kaydetmiş:
“.. 80ler’in son yılları, Türkiye’nin en güzel yıllarıdır. Aşırı ideolojilerden arındırılmış
apolitize ortam, ülkenin her konuda hızla ilerlemesine olanak tanımış, özellikle kültür
ve sanat üretimi bu dönemde zirveye ulaşmıştı. Fikir üretiminden payını alan
sektörlerden birisi de kuşkusuz Basın Sektörü idi. Birbirinden güzel gazeteler
çıkıyor,rengarenk dergiler birbiri ardına yayın hayatına başlıyordu. Yeni Asır’daişte
böyle bir ortamda çalışmaya başladım.
Turizmdeki işimden ayrılalı iki gün olmuştu ki, yolda rastladığım askerlik arkadaşım
Mustafa Abadan, Dış Haberler Servisi için çevirmen arandığını söyledi. Gazetecilik,
öteden beri istediğim bir uğraştı. Yazı yazmaya olan tutkumun yanı sıra, bu mesleği
istediğim yerlere girip çıkabilmek için bir araç olarak görüyordum. Başvurduğumda,
Dış Haberler Servis Şefi Nevzat Arı, kısa bir mülakattan sonra beni işe aldı.
Mülakatta İngilizcemi ölçmek için verdiği haberin benim yaptığım tercümesi de ertesi
günkü Yeni Asır’dayayınlandı. Daha işe başlamadan tercümeye başlamıştım!
HABER MERKEZİ GÜNLERİ
İlk günlerdeoturduğum yer haber merkeziydi. O günlerden kulaklarımda kalan, Haber
Müdürlüğü İstihbarat Şefi Aziz Halkapınar’ın, sürekli tekrar ettiği, “A la fortan Fonie”,
ve “Le Chanson Oriental” şeklindeki sözleriydi. İlk gün, haber merkezinin müdürü
Ender Coşkun, bir süre sonra da Hukukçu Ayla Tamar yanıma gelerek benimle
tanıştılar. Bende bir kalite görmüş olmalıydılar.
İlk günlerde tanıştıklarım arasında, Hürol Dağdelen ve İsmail Özpazarcık, ya da
Magazin Servis Şefi Bülent Peker’in ifadesiyle ‘Özkibarcık’ da vardı. Muhabirlerin
kıskanç ve dışlayıcı davranışlarına karşın, bu kişilerin birer İzmirli gibi davranmaları
gözümden kaçmadı. Benimle aynı zamanda Magazin bölümüne Fransızca tercüman
olarak giren Hürol’la içtiğimiz su ayrı gitmezdi. Ben ona “Hey Fucker! Youwannaeat?
derdim. O da bana “Yes. Youwannaeat? diye cevap verirdi. Aşağı, restorana inerek
öğle yemeklerini birlikte yerdik.Muhabirlerin havalı davranışlarına karşın, gazetenin
en birikimli elemanları olan bizler, işlerimizi sessiz sedasız yürütüyorduk.
DIŞ POLİTİKA SAYFAMIZ
İşe yazın başlamıştım.Sabah serinliğinde erkenden çalışmaya başlıyor, öğleden
sonra, bilgisayarları artık haberden dönmüş muhabirlere bırakıyorduk. Çok verimli ve
renkli bir Dış haberler Sayfası yapıyorduk. Gerek Fransa’da yıllarca bulunmuş olan
şefim Nevzat Arı, gerekse benim, bildiğimiz yabancı dillere ve dünya olaylarına hakim
oluşumuz, yaptığımız işi mükemmelleştiriyordu.
Doğu Avrupa’da duvarların yıkıldığı, dünyanın yepyeni bir geleceğe adım attığı böyle
bir dönemde, genelde uluslararası politika haberleri çeviriyor, arada, İngiltere’den
faksla gelen magazin haberlerini de değerlendiriyordum.
Bir gün, OMNI Dergisinde bir haber okumuştum. SETI projesinin uzayı dinleyen uydu
antenlerine milyonlarca ışık yılı ötesinden sinyaller düştüğünden bahsediyordu. Ben
bu ışık sinyallerini ses sinyallerine çevirdim ve habere de “Evrende Yalnız Değiliz!..”
şeklinde bir başlık attım. O gün, aile dostumuz, çok sevdiğimiz Solmaz Teyzemiz bu
haberi okuyunca dehşete düşmüş ve oğlu Tolga da, kendisini “Yahu, o Ufuk Abi’nin
sayfası!” diyerek teselli etmiş. Bir ay sonra, NASA’da çalışan Egeli bir uzmanın
Tempo dergisine verdiği röportaja “Evrende Yalnız Olabiliriz..” şeklinde başlık
atılması da o günlerde Türkiye’nin en çok okunan gazetelerinden biri olan Yeni
Asır’da haberimin okunmuş olmasını gerektiriyordu.
ANNEME GAZETEMİZİ GÖTÜRÜYORUM
Gazete’deki ilk yaz mevsiminde geçen bir başka tatlı anıma da burada kısaca yer
vermek isterim. Malum, gazetelerde çalışan kişilere sabah işe geldiklerinde günün
gazetesi verilir. Bu kişi, sabah gazeteyi okur, gece de aynı gazeteyi evine götürür.
Bazen eve giderken, eğer basılmışsa ertesi günün gazetesi de verilir. İşte böyle bir
gecede, eve giderken ertesi günün gazetesini alıp eve götürmüştüm. Sevgili
anneciğim, bu gazeteyi gece okumuş.
Ertesi gün de aynı gazeteyi (bu kez günün gazetesi olarak) eve götürdüğümde, aynı
haberler karşısına çıkmış. Annem, gazetenin bir önceki günün gazetesi olup
olmadığını kontrol edip bir de üzerinde günün tarihini görünce işte o zaman
kendisinden şüpheye düşüp, “Acaba, Deliriyor muyum?..” diye düşünmeye
başlamış.
WEEKEND DERGİSİNDE KEYİFLİ GÜNLER
Yaz mevsiminin sonunda, Yaşar Aksoy Ağabeyimiz, bana gazetemizin
“Weekend” isimli bir hafta sonu dergisi çıkaracağından bahsedip, benim de Dış
Politika yazıları yazmamı istedi. Kendisine, dış politika için henüz hazırlıklı
olmadığımı, isterse daha güncel konularda çeviriler yapabileceğimi söyledim.
Böylelikle, derginin ilk sayısında, Fildişi Avcıları’yla ilgili, Gamma Ajansı’ndan gelen
bir makaleyi çevirdim. En beğendiğim manken olan Nazan Çalın’ın da konu mankeni
olarak bir fotoğrafını çektirip habere ekledim. Kendisiyle de bu sayede tanıştım.
O esnada, hem dergide hem de hem de dış haberler servisinde Almanca tercüme
yapan bir Güngör Hanım vardı. Benim yazının başına “Toplumlar, tüketimi ikiye
ayırıyorlar. Nicel tüketim, nitel tüketim..” gibi sosyalist jargondan bir şeyler yazmıştı.
Neyse ki, yazıları redakte eden Yaşar Ağabey, bu fikirlerin nereden geldiğini kestirmiş
olmalı ki bunları ayıklamış, ben de damga yemekten son anda kurtulmuştum.
Zamanla, dergiye kendi ürettiğim makaleleri de yazmaya başladım. Bunlardan önemli
bir tanesi, Çanakkale’ye, AnzakÇıkarması’nın 75’inci yıldönümü dolayısıyla yaptığım
haber gezisinde yazdığım yazıydı. O yıllarda gazetede, başta Süha Göklü olmak
üzere, Esat Erçetingöz, Erol Yaraş gibi süper fotoğraflar çeken foto muhabirler vardı.
Bu fotoğrafçılardan birisi de bendim ve Çanakkale’de, Margaret Thatcher’ınkiler de
dahilçok güzel fotoğraflar çekmiştim. Bunları da yazıya ekledim.
Kısa sürede, derginin flaş adamı olmuş, Nur Bilginoğulları, Yamaç Akımsar gibi
isimlerin de dergiye katılmasıyla güzel bir grup edinmiştim. Yaşar Ağabey
yazılarımıza çok fazla müdahale etmiyordu, bizde, yazının bizim gönderdiğimiz
haliyle yayınlanacağını bildiğimizden, ayrı bir ihtimam gösteriyorduk.
ELİA KAZAN FİLMİNE MÜZİK YAPMAK
Bir yandan Weekend’e yazı yazıyor, bir yandan gazeteye haber yetiştiriyor, bir
yandan da stüdyoda çeşitli parçalar kaydediyordum. Bir gün Weekend servisiyle
yaptığımız bir sohbet esnasında, grubun önünde,Yaşar Ağabey’den bir şey istedim.
O dönemde, ünlü yönetmen Elia Kazan, Türkiye’ye, bir film projesi için sık sık gidip
geliyor, özellikle doğduğu yer olan Kayseri’ye uğruyordu.
Proje, Kayseri’de geçen çocukluğunu ve kendisinin Türkiye’den Amerika’ya göçünü
kapsıyordu. Elia’ya eşlik eden ve filmin müziğini yapacak olan Zülfü Livaneli de Yaşar
Ağabey’in yakın arkadaşıydı. Filmde, Elia’nın İstanbul’dan vapurla kalkışını anlatan
bir sahne olup olmadığını soruşturdum. Yaşar Aksoy da bulunduğunu söyleyince,
stüdyoda kaydetmiş olduğum, “Departure/Kalkış” adlı, bu sahneye uygun bir
eserimi filmin müziğine alması için Yaşar Ağabey’den aracılık yapmasını istedim.
Yaşar Ağabey’le uzun süre tartıştıktan sonra, kendisine kabul ettirdim. Hiç unutmam,
Yaşar Aksoy, bu konuşmanın sonunda, bana, “Sen kıyıda demirlemiş bir yelkenli
de olabilirsin, okyanusta seyreden bir transatlantik de. Bunu zaman
gösterecek!..” demişti.
320 filmle dünyanın en çok film çeken yönetmeni rekorunu elinde bulunduran, Türk
Sineması’nın melodramlarıyla tanınan ünlü yönetmeni Ülkü Erakalın (ya da Bülent
Peker’in esprili değişiyle “Ver Bakalım”) o dönemde, Magazin Servis Şefimizdi. Elia
Kazan hakkında, “Bu adama Dikkat” başlıklı bir yazı yazıp, Sarmaşık Eki’ne manşet
yaptı. Film gerçekleştirilemedi, birkaç sene sonra da Elia Kazan, Mc. Carthy’nin
yanına göçüp gitti. İlginç olan, bununla ilgili olarak, on yıl kadar sonra, ben İzmir Film
Festivali’nde çalışırken bir yemekte aynı masada oturduğumuz, Makedonya’nın Ünlü
Yönetmeni StolePopov ile yaşadığımız diyalogdu. Popov, bana, “Türkiye’den
sinemadan bir devle tanıştım. Bana, Türkiye’den vapurla ayrıldığı anı anlattı”
deyince, ben de kendisine “Ben de o anın müziğini yaptım” diyecektim.
SABRİNA GALATALI KİMDİ ACABA?
O yıllarda, Yeni Asır, insanların iki gün çalıştırılıp üçüncü gün kapının önüne
kondukları bir yerdi. Çalışanlar gibi, yöneticiler de sık sık değişiyor, hasbel kader
yöneticiliğe gelen, çalışanların kapasiteleri, eğilimleri, gazeteye geçmişteki ve
gelecekteki muhtemel katkılarından haberleri olmayan bu kişiler, kovulana kadar hata
üstüne hata yapıyorlardı. Sonrasında, yaptıklarının bedelini maddi ve manevi olarak
çok kötü bir şekilde ödeyecek olan bu yöneticilerin bir kurbanı da Weekenddergisi
oldu.
Gazete sahibinin, ‘iki sayfa yazı, gerisi reklam’beklentisiyle çıkardığı gazete, bir
kültür ve fikir dergisi haline gelince, kapatılması icap etmişti. SABAH’tan “uzmanlar”
gelerek, günün basınında hakim olan “adileştirme” çalışmaları başlattılar. Yaşar
Ağabey’e toplantılarda derginin düzeyini düşürmesi için o kadar baskı yaptılar ki, o da
kızgınlıkla, dergiye, “Sabrina Galatalı” takma ismiyle bir makale döşendi.
‘Sarışınların, cinsel iştahlarıyla” ilgili yazıda “Sarışın bir kere tatmin oldu mu, bir daha,
bir daha ister” gibi ifadeler vardı.
Weekend’in yayınlandığı o Cumartesi Sabahı, gazeteyi telefon yağmuruna tutan
okurlar, böyle bir yazıyı Yeni Asır’a yakıştıramadıklarını söylüyorlardı. Arayanlar
arasında, Sabrina Galatalı ile görüşmek istediklerini (!) belirten, rakip gazetelerin
İzmir Bürosu çalışanları da vardı!..
ÜÇÜNCÜ SAYFANIN ÇIPLAK GÜZELLERİ
Bir süre sonra, Weekend kapatıldı, Nevzat Arı da Dış Haberler Servis Şefliği görevine
geri döndü. Ben de sayfaya ağırlık verdim. Sözün burasında, Nevzat Arı’dan bir anı
anlatmadan anılarımı bitirmek olmaz. Bir gün Nevzat Arı, gazeteye gelen Tabloid
İngiliz gazetelerinin üçüncü sayfa güzellerinin çıplak fotoğraflarını, üst katta çalışan
bir genç çocuk için biriktirmemi rica etti. Delikanlının hasta olduğunu söyledi.
Ancak, ‘bu delikanlının üçüncü sayfa güzellerinin hastası mı olduğunu yoksa hasta
olan bu delikanlının tedavisi ve tesellisi için üçüncü sayfa güzellerinden
yararlanmamız mı gerektiğini” söylemedi. O gün bugündür, düşünür dururum!
ARİANE İSİMLİ BESTEM TARİHE GEÇTİ
Yaşar Aksoy ağabeyimiz, dergide bize sayfa açmanın ve mesleğe yeni başlamış
bizlerden “yazar” olarak bahsetmenin yanısıra, dışarıya karşı da bizi onore ediyordu.
Bir gün gazetenin muhabirlerinden Işıl Çallı’nın ricası üzerine bir Amerikalı doktora
tercüme etmek için kendisiyle birlikte, Tıp Fakültesine gittik.
Dönüşte, o zaman Alsancak’ta bulunan ‘Symirna Pub”ın önünden geçerken, Işıl
bana, “Biliyor musun Ufuk, buradan ne zaman geçsem, seni hatırlıyorum” dedi.
Alakayı pek anlayamadığım için şaşırmıştım. Meğerse, Yaşar Ağabey, İzmir’le ilgili
olarak verdiği konferanslarda, kendisinin çok sevdiği “Ariane” isimli parçamı
konferanslarında çalıyor, konuyla alaka kurabilmek için parçanın ismini “Smyrna
Ariane” olarak tanıtıyormuş. Bu konferanslardan birisinde, bestemi çalmadan önce,
benden, İzmir’de Vali Yardımcılığı yapmış birisinin oğlu diye bahsedince, dönemin
bürokratı ve aile dostumuz Yahya Gökçedağ ve eşi Sevim Gökçedağ, kulak
kabartmışlar ve benim ismimi duyunca çok hoşlarına gitmiş.
Sonradan, Yaşar Aksoy’un hazırladığı ve İzmir Televizyonu Prodüktörlerinden Nihat
Onat’ın yapımcılığını üstlendiği Hasan Tahsin Belgeseli’nde bestelerim çalınınca,
gazetemiz yazarı Ayla Selışık Tamar hanım gazetede benden övgüyle bahseden bir
yazı yazacaktı.
NAMLUNUN UCUNDAKİ HABERLER
Dış Haberlerde bir süre daha çalıştıktan sonra, Reuter Ajansı’ndan kazandığım bir
bursla okumak üzere İngiltere’ye gittim. Döndüğümde de basının kaosiçinde olduğu o
ortamdagazeteye girmeye cesaret edemedim. “Otobüs şoförlerinin okuduğu gazete
yapmak istiyorum” diyen bir yöneticimiz sonunda emeline ulaşmıştı.
Yeni Asır, benim için bir kolektif hatıralar demetidir, aradan 30 yıl geçmesine rağmen,
aynı şeyleri yaşayan onlarca kişiyle hatıraları paylaşmak demektir. Hala rüyalarımda
Yeni Asır’a döndüğümü görüyorum. Geçenlerde, Ender Coşkun’un “Namlunun
Ucundaki Haberler” isimli kitabını okudum. Bizim dönemde geçen maceralarından
bahsediyordu.
Olayların hepsi birbirinden güzel aktarılmıştı ama bir tanesi beni alıp geçmişe
sürükledi.Bir haberde, gazetede Mafya’yı rüşvet verirken suçüstü yapacak bir
düzenek hazırlanmıştı. Polisler, haber merkezi müdürümüz Ender Coşkun’un yerine
oturmuş, gazeteci gibi davranıyorlardı. Haber merkezinde çalışan gazetecilere doğal
davranmaları söylenmişti. Birazdan Mafya üyeleri gelerek, rüşvet veriyor ve polisler
tarafından tutuklanıyorlardı. Kitaptaki bu bölüm, beni ışık hızıyla 1990 yılına geçmişe
sürükledi. Çünkü olayın geçtiği gün, haber merkezinde ben de vardım ve aktarılan
olaya tanık olmuştum!..
SON NOKTA: BENİM YENİ ASIR’IM... ·
“.. 1980li yıllarda, İzmirliler’in bir ayrıcalığı, Yeni Asır okumaktı. Politik haberleri
“İstanbul Gazeteleri”nden alan okuyucu, İzmir ve Ege Bölgesi ile ilgili haberleri,
rengarenk fotoğraflarla süslenmiş Yeni Asır’dan takip ederdi. Gazete, Alsancak gibi
merkezi bir yerde olduğundan, nitelikli çalışanları bünyesinde toplayabiliyordu. Yanı
sıra, Efes Oteli’ndeki konferanslardan, Fuar’a gelen sanatçılara kadar, bütün haber
kaynaklarına erişimi kolaydı. Gazete’de çağdaş bir zihniyet vardı. Gazetenin
baskısından, binanın iç dekorasyonuna, dönem bazında çok yeni olan bilgisayar
sistemlerinden, gençlere verilen değere kadar modern bir anlayış hakimdi. Bu
dönemde, Erol Yaraş’ın Yurt Dışı Gezileri ve güneşlenirken çekilen Helgalar’ın
resimleri gazeteye renk katan başlıca unsurlardandı. Biz onları, onlar da biz Türk
Erkelerini beğenirlerdi!
Gazetede çalışmaya başladığım ilk gün, kapıda kendimi tanıtarak aldığım gazetede
benim çevirdiğim bir haber vardı. Meğer, Dış Haberler Servisi Nevzat Arı, benim
mülakatta yaptığım çeviriyi gazetede kullanmış. Çalıştığım kat, Haber Merkezi olarak
isimlendirilen, muhabirlerin oturduğu geniş bir salon, ve ona bağlı olan Yazı
İşleri’nden oluşuyordu. Haber Merkezi’nde Ekonomi muhabirleri, Filiz Çiçek ve
iletişim mezunu güzel bir Bursalı kızla aynı masayı dönüşümlü olarak paylaşıyorduk.
Çaycı’ya “Süleyman, Bizi de Çayla” derdik, işimizi yaparken bir yandan da haber
merkezinde tanıdıklarımızla konuşurduk. İlk başladığımda, Ender Coşkun ve Ayla
Tamar hanımefendi, bir kalite görmüş olmalılar ki, benimle tanışıp bana “Hoş
Geldiniz” dediler. Haber Merkezinden hatırladığım isimlerden birisi Türkan Kasapoğlu
bir diğeri de Hürol Dağdelen’di. Hürol’a “You Wanna Eat?” derdim, Magazin
Servisi’nin benimle aynı gün işe başlamış Fransızca Tercüman’ı Hürol da, “evet”
anlamında kafasını sallayarak “You Wanna Eat?” diye cevap verirdi.
DERGİYE DAVET
Gazetenin kafeteryasına iner, arkadaşlarla hem yemek yer, hem de muhabbet
ederdik. O yaz, sabahları Aydın Bilgin’in gönderdiği haberleri bilgisayarda yazıyor,
öğleden sonra da haberlere resim bulma gibi daha hafif işlerle uğraşıyordum.
Yaşar Ağabey, Hürol ve beni o sırada çıkmakta olan Weekend Dergisine yazı
yazmaya davet etti. İlk sayıda, benim de bir yazım çıktı ve bunu diğerleri takip etti.
Yazının modeli aynı zamanda çok beğendiğim bir mankendi ve tanışmak için can
attığım bu mankenle yazı yayınlandıktan sonra tanışabildim. Artık çok sevdiğim bir
pozisyona, dergi yazarlığına terfi etmiştim ve bu sayede o ilk yaz mevsimini güzel bir
şekilde noktaladım.
İyi bir şekilde tamamladığım bir diğer Yaz’ım da gazetedeki son yaz mevsimimdi.
İngiltere’den gazetecilik alanında kazandığım burs için yolculuğuma birkaç ay
kalmıştı ki, yerime alınacak “kişilerin” seçimi yapılıyordu. Şefim’e “Ben gittikten sonra,
siz benim yerimi tutacak adam bulamayacaksınız” demiştim de, itiraz ederek “Ne
değerler var” demişti. Gerçekten de yabancı dil bilen çok değerli iki genç arkadaş
gazeteye alındılar. Bir Yabancı Diller’den birisi de Amerikan’dan gelen arkadaşlara
haberciliği öğretirken, bir yandan da onların çevirdiği haberlerin redaksiyonunu
yapıyordum. Şefim çok bunaldığından, tatile, Kaş’a gidince, sayfa benim üzerime
kaldı. 15 gün boyunca, sayfayı “Dış Haberler Ekibi”yle birlikte yaptık. Şefim, haber
yollamış, yaptığım sayfayı beğeniyormuş.
GEÇMİŞİ ARIYORUZ..
O günlerde, çeviri olarak yayımladığımız bir haberi hiç unutmam. Dünya Turizm
Örgütü’nün “Dünya Turizmi’nin yıllar geçtikçe gelişeceği, aradaki durgun dönemlerin
yalnızca geçici olduğu konusundaki bir açıklamasıydı. Ben de bu habere, “Tatil Ateşi
Hiç Sönmeyecek” şeklinde bir başlık attım. Üst başlığı bir türlü bulamayınca Yılmaz’a
(Özdil) sorduk. Birkaç saniye düşündükten sonra: “Endişeye Gerek Yok” dedi. Biz de
üst başlık olarak bunu yazdık. Birkaç gün sonra Şefim tatilini tamamladığında, benim
de Yeni Asır’daki misyonum tamamlanmıştı. Bir daha dönmemek üzere Yeni Asır’ı
terkettim. Gerek, benim yerime bulunan “değerler”, gerekse şefim (“Dayanamıyorum”
deyip) birkaç ay sonra ayrılmışlar.
Yıl 2022.. Artık Yeni Asır’ın eski şaşalı günleri yok. Geçmişi arıyoruz.. O günlerden
bugüne gazete sürekli olarak seviye kaybetti. Geçenlerde bir arkadaşımı ziyaret
etmek için gittiğimde Haber Merkezi’ni gördüm. O güzelim salonu, camekanlara bölüp
“Yazarlara” vermişler. Gazetenin içi kap karanlıktı. Bir asır boyunca İzmir’in nabzını
tutan gazete, şimdi ne halde? Kaç tane kültürlü okuyucusu kalmıştır acaba? Ben de
eskiye olan özlemimi giderebilmek için, yerel gazetelerden birkaç tane alarak bir tane
Yeni Asır yapıyorum kendime. Nasılsa, yazarlarının hepsi Ege’deki tüm haber
kurumları için okul görevi üstlenen Yeni Asır’da yetişmiş bu gazetelerin! ..”